Cehennem olmak ya da olmamak...

Posted: 21 Mayıs 2008 Çarşamba by Bülent Usta in
0

Bu sıcaklarda uyku tutmaz beni. Hadi uyumuyorum, bari bir kitabın içinde kaybolayım diyorum, o da olmuyor. Sıcak ve uykusuzluk öylesine halsiz bırakıyor ki, çalışma masama kadar yürüyüp birkaç satır bir şey yazacak gücü bile kendimde bulamıyorum. Durum perişan.

Bu aniden bastıran sıcak havaların çekip gitmesini beklemekten başka şansım yok. Böyle zamanlarda kışı özlerim genellikle. Ne güzel uyunur soğuk havalarda diye düşünürüm. Ama kışın da ısınma sorununuz varsa, kalkıp yazı yazmanız, kitap okumanız zorlaşır bu defa. Galiba sonbahar, yazarların en verimli olabilecekleri mevsim, yoksul yazarların... Sonbaharın gelmesine de yazık ki daha çok var.

Bir biçimde bu sıcak havalara da alışacağız, değiştiremeyip alışmak zorunda kaldığımız pek çok şey gibi. Ama keşke sıcak havalara alışmak kadar masum ve doğal bir olay olsa alıştığımız bazı şeyler. Örneğin son günlerde gözaltında ölümlerde yeniden ciddi bir artış var. Bu artışın, polisin yetkilerini arttıran yasanın çıkmasından hemen sonraya denk gelmesini, sıcakların bugünlerde artması gibi doğal bir olay ya da büyük bir tesadüf olarak mı değerlendirmek gerek, yoksa bizi bekleyen felaketlerin artacağına dair bir işaret olarak mı? Buna da alışırız, linç olaylarına alıştığımız gibi diyorum kendi kendime.

Kafka demiş ya "yaşam, alışkanlıklar ve tedirginlikler sunar insana". Kafka'nın böyle demiş olması, alışkanlıkların ve tedirginliklerin üstüne gitmesini, onları sorgulamasını etkilememiş ki o romanları ortaya çıkarmış. Yani, alışkanlıklar ve tedirginlikler sunan yaşama inat, alışkanlıklar ve tedirginliklerle mücadele etmenin bir aracı olarak da görmüş edebiyatı.

Hava çok sıcak ve gece çok sessiz... Gecenin koyu sessizliğini tuhaf bir ses bozuyor. Metalik bir sese benziyor, ama sanki ses de değil, başka bir şey. Şöyle şeyler duyuyorum: "Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem.

İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek." Bu sözler, inanılmaz tanıdık geliyor.

Yataktan kalkıp sesin geldiği kaynağı aramaya kalkınca, ses kesiliyor birden. Yatağa dönüp ışığı kapatınca, tekrar başlıyor o sese benzemeyen ama metalik bir sesi de andıran şey: "Cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek..."

Tamam, bu sözleri daha önce nereden duyduğumu şimdi anımsadım. Calvino'nun 'Görünmez Kentler' adlı romanında geçiyordu bu sözler. O kitabı okuyalı yıllar olmuştu. Ama niye şimdi bu sözleri duyuyorum? Asıl önemlisi, duyduğuma dair çok ama çok emin olduğum o ses, nereden ve kimden geliyordu şimdi? Bir şaka mıydı bu? Ya da aklımın bana oynadığı bir oyun muydu?

Kulağım tetikte kitaplığa doğru yaklaşıyorum. O sözlerin geçtiği 'Görünmez Kentler' adlı kitabı arıyorum aceleyle. "Cehennem olmayan kim ve ne var" onu arıyorum ben de, ama aramak da yetmiyor, "onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek" de, bilebilmek de gerekiyor.

Kitaplar bunun için var. Karşılaştığınız insanların, roman kahramanlarının, siyasi söylemlerin hangisi cehennem, hangisi değil, bunu bir şekilde anlamamız ve cehennem olmayanların cehennemin ortasında yaşayabilmesi için yazmamız, okumamız, yaşamamız ve yaşatmamız gerekiyor. Cehennem olanları tanımak kolay. Şiddeti kutsayan, ırkçı söylemleriyle savaş kışkırtıcılığı yapan, derin devletçilik oynayıp yaptıkları pis işleri kendilerince kutsallaştır-dıkları değerlerin altına saklayan, işkence yapan ya da yapılmasını sağlayacak koşullar yaratan herkes, cehennemin ortasında cehennemi kabullenerek onunla özdeşleşenler değil mi?

"Biz sizin, cehennem olmayanların cehennemi olacağız" diye mahkeme önlerinde, sokaklarda linçlere kalkışmıyorlar mı? Birileri, bu cehennemlerin abileri, olan bitene kılıf uydurup kim cehennem, kim değil birbirine karışması için çabalamıyorlar mı? Üstelik bu abiler, ablalar, kendilerini solcu olarak da tanımlayabiliyor, büyük yazar ya da şair pozlarına da yatabiliyorlar.

Calvino'nun bugünlerde yayımlanmış olan 'Jaguar Güneş Altında' adlı öykü kitabı dışında, diğer kitapları kitaplığımdan uçmuş adeta. Bu kitabı da daha yeni okumuştum. Calvino öldükten sonra yayınlananan bu kitapta, duyularla ilgili üç öykü vardı. İlk öykü 'Ad, Burun' koku alma duyusuna, 'Jaguar Güneş Altında' tat alma duyusuna ve 'Kulak Kesilmiş Bir Kral' ise işitme duyusuna yoğunlaşmış.

Calvino, 'Beş Duyu' adını verdiği bir kitap projesi çerçevesi içinde yazmış bu öyküleri, ama dokunma ve görme duyularıyla ilgili öykülerini yazamadan aramızdan ayrılmış. Kurmaca ve fantastik edebiyat denilince akla gelen ilk ve en önemli isimlerden birisi olduğunu bu kitabında bir kere daha kanıtlamış yazar.

Okuma alışkanlığı sayesinde, Homo sa-piens'in (bilen insanın), Homo legens'e (okuyan insana) dönüşmesinden sonra, duyularımızın zayıfladığını yazmış kitabın sunuş bölümüne. Ve yazarak kendi duyu özelliklerini güçlendirmeyi hedefleyen yazar, bize de aslında duyularımızı zayıflatan okuma alışkanlığımızı, bu defa tersi bir amaç için kullandırtmış oluyor.

Yanımda, çok yakınımda görünmez bir şeyin varlığını hissediyorum o sesi unutup bunları düşünürken. Tüm duyu organlarım alarma geçiyor. Koku, işitme, hepsi... Bir Homo legens olarak çok başarısızım. Duyularım aracılığıyla karşılaştığım varlığı ta-nımlayamıyorum bir türlü. Çünkü galiba duyularımla kavrayamayacağım bir şeyle karşı karşıyayım.

Sonunda o sese benzemeyen ses, tam kulağımın dibinde yeniden beliriyor: "Korkma" diyor o görünmez şey. "Ben Varolmayan Şövalye". "Nasıl yani? Eğer sen Varolmayan Şövalye'ysen, o zaman Calvino'nun senin adını verdiği o romandaki zırhın nerede?" "Italo Calvino, 1985'te öldüğünden beri zırhım yok." diyor. "Ama söylediğin sözler Calvino'nun 'Varolmayan Şövalye' adlı romanına ait değil ki. 'Görünmez Kentler'de işin ne? Neden buradasın?" Tüm sorularım, gecenin sessizliği içinde yanıtsız kalıyor. Zırhsız bir "Varolmayan Şövalye", acaba ne anlama geliyor?

Bülent Usta (Birgün, 27 Haziran 2007)

0 yorum: