Yaşamın diyalektiği

Posted: 7 Şubat 2017 Salı by bülent usta in
0

“Sonhahar rüzgârları esiyor artık. Bu rüzgârların bazıları yağmur getirecek, bazıları da savaş” diyor, balıkçı kulübesinin penceresinden denize bakarken. Sanki onu duymuş gibi, savaş uçakları geçiyor üzerimizden. “Savaş uçaklarına karşı ne yapılabilir, başka bir savaş uçağın ya da uçaksavarın yoksa?” diye soruyor kendi kendisine. “Olsa da ben elime silah alamam, hem uçak kullanmayı da bilmem” diyorum, gülüyor. Gülmesi çaresizlikten mi, yoksa anladığı için mi? Sonra yanıma uzanıp “Başımı dizlerine dayayıp uyumak istiyorum, günlerce, hatta haftalarca. Uyandığımda bütün bu saçmalıklar ve kötülükler sona ersin, dışarı çıktığımızda bizi pırıl pırıl bir güneşin aydınlattığı bahar karşılasın” diyor. Başını dizlerime dayıyor ama uyumuyor, “Her şey gittikçe kötüye gidiyor. Savaş çığırtkanlarının en mutlu olduğu zamanlar. Aslı Erdoğan içeride, Vedat Türkali gitmiş, sürekli ölüm haberleri… Bir şeylerin değiştiğini, öyle böyle değil, tamamen değiştiğini göremiyoruz hâlâ.”

Tim O’Brien’ın “Taşıdıkları Şeyler” adlı romanındaki sözleri geliyor aklıma, Vietnam’da savaşa katılmış bir askerin ağzından yazdığı. Defterimden o sözleri bulup okuyorum ona: “Her şeye körü körüne, düşünmeden teslim olmalarından ne kadar tiksindiğimi haykırıyordum onlara; aptal milliyetçiliklerinden, gurur duydukları cehaletlerinden, ya-sev-ya-terk-et palavralarından, beni anlamadıkları bir savaşa göndermelerinden. Onları sorumlu tutuyordum. Hepsini –kişisel ve ferdi olarak- polyester Kiwanis üyesi oğlanları, tüccarları ve çiftçileri, yobaz kilise müdavimlerini, geveze iş kadınlarını, Lion Kulübü’nü, Savaş Gazileri Derneği’ni ve kasaba kulübünün saygın ve seçkin üyelerini. (…) Ve basit ve sarih bir nedenden ötürü öldürmekte ya da ölmekte tereddüt edersen vatan haini ödleğin tekiydin.”

“Gurur duydukları cehaletlerinden” diye tekrarlayarak gülüyor, “ülke, toplum, kıta değişse de, savaş taraftarı olmanın nedenleri ve amaçları değişmiyor. Aynı şeyden güç alıyorlar, cehaletten” diyor. Sonra başını dizimden kaldırıp yüzüme bakıyor, “Pessoa’nın kamuoyu hakikati değil, en fazla hoşuna gidecek olan yalanı duymak ister sözü var ya, o sözdeki hakikat kadar canımı yakan bir şey yok” diyor. “Basit ve sarih” diye tekrarlıyorum, “basit ve sarih olanı bile göremeyecek bir körlük… Tim O’Brein’ın dediği gibi, derindeki anlamı çözmeden, bütünü kavrayamazsın. Bütün parçalandı, kamuoyu diye bir şey yok…”

Ona umutlu şeyler söylemek istiyorum, ama elimden gelmiyor. Vedat Türkali’yi o kadar umutlu yapan şey neydi? Çok şey görmüş yaşamış olması mıydı? Romanlarındaki karakterlerin umutlu oldukları da söylenemezdi. Gezi’yi örnek gösteriyordu, Canan Aydın’la yaptığı söyleşide, insanların dayanışması, birleşmesiydi umut. Yaşamın diyalektiğinden bahsediyordu: “Devamlı karanlık olmaz, mutlaka bir yerden ışık yeniden patlar.”

“Vedat Türkali’deki umudun kaynağı, yabancılaşma ve güçsüzlük duygusuna kapılmamış olmasıydı” diyorum, sanki yeni bir şey bulmuşum gibi, umutlu… Başını yüzüme çeviriyor merakla. “Geçmişte bireyleri bir arada tutan bağlar vardı, şimdi yok. Özgürlük denilince, yabancılaşma ve güçsüzlük anlaşılıyor artık.

Yabancılaşmadan, toplumsal bağlardan yoksun bu sahte özgürlüğe katlanmak zor. Mağdur olmanın yüceltilmesiyle risk almaktan duyulan korku da azalıyor. İnsanlar, kendi yaşamlarını kontrol etmeye çalışırken birbirlerinden kopuyorlar… Artık öyle bir noktaya geldi ki, mağduriyet daha doğar doğmaz başlıyor, annen yeterince meme vermemişse yandın, mağdursun… Sürekli kendisiyle uğraşan bir anne de, çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamayacağına göre… Her şeyi o mağduriyete bağlayıp sorumluluktan kurtulabilirsin. Mağduriyet, ne yaptığınla değil, sana yapılanlarla ilgilidir. Yani sorumluluk yok. Geriye sadece acına katlanarak yaşamanın yollarını bulmak kalıyor.” Ben böyle söyleyince gülmeye başlıyor, “Kendine acımak, karşı-devrimcilik diyorsun yani.” “Bir şey demiyorum aslında, geçen her saniyede çocuklar ölmeye devam ederken, insanların evlerinde oturup sadece kendi mağduriyetleriyle meşgul olmaları canımı yakıyor.” Daha bir sokuluyor yanıma, gözlerini kırpıştırarak, “Bir mağdur gibi konuştun” diyor. “Vedat Türkali gibi umutlu olmaktan başka bir şansımız yok diyorsun yani” diyorum, gülüyor. “Ben değil, sen dedin” diyor. Dışarıda sonbahar rüzgârları esiyor…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 31 Ağustos 2016)

0 yorum: