İdeolojik Yalıtım

Posted: 12 Ocak 2014 Pazar by bülent usta in
0


Geçecek mi bugünler? Geçecek diyorum kendi kendime. Geçecek ama sonra ne olacak? Daha geçen gece Beyoğlu’nda kavgaya karıştıkları iddiasıyla Şırnaklı olduğu söylenen üç genç, karakola götürülmüş ve bu gençlerden 24 yaşında olan Murat Şalcı, gözaltı sonrasında beyin kanaması geçirdiği için hastaneye kaldırılmıştı. Emniyet kayıtlarında, Murat Şalcı’nın “kafasını yere vurarak kendisine zarar verdiği” yazılı. Engin Çeber için de, işkence yaptıkları gerekçesiyle haklarında ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istenen üç infaz koruma memuru, mahkemede verdikleri ifadelerinde “Kendi kafasını duvara vurdu, sandalyesini geriye doğru itip kendisini düşürdü,” dememişler miydi? Sonra kamera kayıtları çıktı ve Engin Çeber’in başına gelenleri sahne sahne izledik gazete ve televizyonlardan. 

Geçecek mi bugünler? Geçecek diyorum kendi kendime. Geçecek ama sonra ne olacak bize? Bunca acıyı nasıl taşıyacağız içimizde ya da nasıl taşıdık bugüne kadar? Metis Yayınları’ndan çıkan “Hafıza, Tarih, Unutuş” adlı kitabında Paul Ricoeur, Kodalle’ın önemli bir sorusunu tekrarlıyor: “Halklar bağışlayabilir mi?” Yanıt olumsuz. “Halkların barışmaları konusundaki söylem iyi niyetli bir dilek olarak kalır,” diyor Ricoeur. Çünkü topluluğun ahlaki bilinci yoktur. “Dışarıdaki suçlulukla karşılaşan halklar, eski kinlerin, yıllanmış aşağılanmaların pençesine düşer.” Bireysel hafıza ile kollektif hafızanın birbirinden farklı işliyor oluşu, ciddi bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Hani “nefret söylemi”ne sahip insanlar, “Benim Kürt komşularım, akrabalarım var,” gibi sözler söyleyerek, siyasal olanla kişisel olanı birbirinden ayırırlar ya, pek de haksız sayılmazlar aslında. Gerçekten de Kürt komşusuyla iyi geçiniyor olması, genel olarak Kürtlerden nefret etmediği anlamına gelmez. Ama genel olarak Kürtlerden nefret etmesi, gün gelip o çok iyi geçindiğini söylediği Kürt komşusuna zarar vermesiyle sonuçlanabilir. 6-7 Eylül Olayları ya da Çorum ve Maraş Katliamları’nda neler olduğunu gördük. Nefret söylemine kapılmış insanlar komşularını öldürmekte, evlerini, dükkânlarını yağmalamakta zorlanmadılar hiç bugüne kadar. İşte bu yüzden nefret söylemiyle mücadele etmek, korkunç acılarla dolu bu topraklarda, ahlaki bilince sahip her insanın ve aydının öncelikli görevi olmalı. Bize gelecekte ne olacağını belirleyecek yegâne şey de bu mücadele olacak. Ama biz bu mücadelede çok eksik olmalıyız ki, -eğer denilenler doğruysa-, Beyoğlu’ndaki karakolda polisler, gözaltına alınan gençlerin Şırnak doğumlu oluşlarıyla ayrıca ilgilenip, ona göre hakaretlerde bulunabilmişler. Emniyet’ten yapılan açıklamaya göre, beyin kanaması geçiren Murat Şalcı’nın “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan kaydı varmış ama aranmıyormuş. Böyle bir açıklamanın yapılıyor oluşu bile ilginç değil mi? Murat Şalcı’yı terörist ilan edip, onun kendisine zarar vermesinin amacına işaret edilmek mi isteniyor?

Devletlerin dürüst olması beklenemez. Çünkü nasıl topluluğun ahlaki bilinci yoksa, kurumların da ahlaki bilinci yoktur. Devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla dürüst olmaya zorlayacak bir kamuoyu baskısı gerekir ki, o kamuoyunu yaratacak güçlerden birisi olan basın, devleti ve hükümeti aklamak için yalan ve mazeret üretme makinesi gibi çalışırsa, işkenceyle ölümlerin de, Roboski’de olduğu gibi katliamların da sonu gelmez hiçbir zaman.

Ricoeur, Kodalle’ın “Karşılıklı ilişkilerde kardeşlik değil dürüstlük şart,” sözü üzerinde özellikle duruyor. Bizde de dilimize yapışan şu “kardeşlik” söylemi, öylesine içi boşaltılmış ve işe yaramayan bir söylem ki. Halkların ihtiyaç duyduğu şeyin “kardeşlik”ten çok “dürüstlük” olduğunu artık anlamak gerekiyor. Ilımlılık, hoşgörü gibi şeyler, ancak dürüstlükle mümkün hale gelebilecek şeyler. Dürüstlük, bizim birbirimizi anlama çabamızın zemini çünkü. Ricouer’ün dediği gibi dürüstlük “yabancının, düşmanın ya da eski düşmanın ucuz yoldan aklanmasının reddini içerir.” Ermenileri Rusya ile savaştayız diye topraklarından sürdük, Dersimlileri devletin hâkimiyetini kabul etmedikleri için katlettik, Kürtleri kendi kimlikleriyle yaşamak istedikleri için değil de terör örgütü üyesi oldukları için öldürdük, komünistleri eski Sovyetler Birliği’nin ajanları diye zindanlarda süründürdük deyip, sonra da “aslında hepimiz kardeşiz” mi diyeceğiz?


Geçecek mi bugünler? Geçecek diyorum kendi kendime. Geçecek ama sonra ne olacak bize? İHD avukatlarından Fazıl Ahmet Taner, geceleri Beyoğlu Karakolu’ndan çığlık sesleri geldiğini söyledi, Murat Şalcı’yla ilgili yapılan basın açıklamasında. Çığlık seslerinin geldiği karakolun bulunduğu Beyoğlu’nda binlerce insan her gece eğleniyor. Bu açıklama, aklıma bu köşede daha önce bahsettiğim Oz Shelach'ın “Mesire Yerleri” adlı kitabındaki bir sahneyi getirdi: Bir bar sahibi, barla aynı sokağı paylaşan karakoldaki işkence seslerinin müşterilerini kaçırdığını düşünerek ilgililere önlem alınması için başvurur. Başvurusuna sonuç alamayan bar sahibi, çareyi işkence seslerini örtecek şekilde müziğin sesini yükseltmekte bulur. Oz Shelach'ın üzerinde durduğu asıl mesele, bar sahibinin işkence yapıldığı için değil, müşterilerini kaçırdığı için işkence seslerinden rahatsız olması. Çığlıkları kesmek için, karakola ses yalıtımı yapılırsa şaşırmam hiç. Ama eğlence sesleriyle çığlıkları birbirinden ayıracak ideolojik yalıtım, 12 Eylül müteahhitleri tarafından gayet sağlam yapılmıştı zaten.

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 13 Haziran 2012)

Centuria - Yüz Küçük Irmak Roman

Posted: 10 Ocak 2014 Cuma by bülent usta in
0

Öyle bir roman düşünün ki, her biri daktilo kâğıdından biraz büyük bir sayfayı dolduracak şekilde yazılmış birbirinden bağımsız yüz ayrı parçadan oluşsun ve her parça kendi içinde ayrı bir bütün oluşturabilirken, yüzü bir araya gelince bir başka bütün oluşturarak roman ortaya çıkarsın. Zor mu gözüküyor? Roman yazmak bile başlı başına zor bir uğraşken, her biri bir roman olabilecek yüz ayrı parçadan bir roman ortaya çıkarmak, herhalde imkânsız gözüken bir uğraş olarak gelecektir pek çok kişiye. Ama bunu İtalya’nın avant-garde edebiyatının öncülerinden, eleştirmen, denemeci, şair ve romancı Giorgio Manganelli başarmış. Hem de öylesine iyi başarmış ki, 1979 yılında yayımlanmış bu romanın öncü misyonu, 2007’lerde bile kendisine hayran bırakarak sürüyor.

“Centuria”, Roma lejyonlarının yüz kişilik birliklerine verilen Latince bir isim. Bu isim, Nostradamus’un dörtlüklerini topladığı kitabında ve Boccalini’nin bir eserinde de gözükmüş, ama Manganelli’nin kitabına bu ismi seçerken tam olarak kimden ve nasıl etkilendiği belli değil.

Calvino’nun katkıları ve öncülüğüyle “Centuria”nın Fransızcaya çevrilmesi, Manganelli’yi dünyaca ünlü bir yazar yapmıştır. Özellikle Calvino’nun romanı yere göğe sığdıramayan bir de önsöz yazması, tüm Calvino takipçilerinin dikkatini bu roman üzerine çekmiş ve uzun süre “Centuria” üzerine bitmek tükenmeyen tartışmalar yaratmıştır.

Peki neydi “Centuria”yı bu kadar ünlü yapan özellikler? Öncelikle her parçanın bir mikrokozmos olması ve bir araya gelerek romanı (makrokozmosu) tamamlıyor oluşu, o güne kadar gelen roman yazma biçimleri ve kurgusu üzerine ciddi bir tartışma başlatmış ve farklı bir kurgu modeli olarak büyük bir yenilik getirmiştir. Ayrıca, parçaların tümünde roman karakterlerine bir isim vermek yerine, onları anonimleştirerek, bir kadın, bir adam, bir şövalye, bir hayalet şeklinde kurgulaması, tüm karakterleri makrokozmos içinde ortaklaştırmış, kendi mikrokozmoslarında da birbirinden ayırmıştır. Her parçanın kendi başına bir bütünlük sergilemesi ve hepsinin bir araya gelerek bir başka bütün oluşturmasının gizlerinden birisi de bu yöntemdir. Bu parçaları (anlatıları) bir araya getirebilen diğer bir özellik de benzer bir duygu ve yazım tekniğiyle yazılmış olmaları. Tüm parçalar birbirinden farklı şeylerden bahsetse de, yarattığı duygu ortaklığı ve gerçekliğin bir başka yönünü ve ayrıntısını ele almaya çalışması, kesintisiz bir okumayı olanaklı kılıyor.

Gerçekliğin farklı parçalarını ve ayrıntılarını ele alıyor derken, düşle gerçeğin, canlılarla ölülerin, masallara özgü hayvanlarla sıradan insanların birbirinin içine geçtiği tutarlı bir mantık ve inandırıcılıkla yazılmış olan bu anlatılar, bizi kendi bütünlüğü içinde kaldığımız sürece şaşırtmak ve romana yabancılaşmamızı sağlamak yerine, aslında gerçekliğin tüm bu gerçek-“üstü, ötesi ya da dışı” kurgu ve kavramlarla bir bütün olduğu hissini veriyor. Bir fantezi okuyormuş gibi hissettirmeyen bu teknik, daha çok peşine takıldığımız bir ayrıntı ya da düşüncenin bir başka boyutunu keşfetmemize yardımcı oluyor sanki.

Alegorinin, ironinin, eğretilemenin her türlüsünün bolca kullanıldığı ve barok bir anlatıma sahip bu metinlerin bir diğer amacı da okurun düş gücünü harekete geçirerek, kendisini okurun zihninde yazdırmaya devam etmesi. Metinler, hem inanılmaz yalın, hem de inanılmaz dolambaçlı tasvirlerle, hem kolay okunur olma özelliği, hem de dönüp dönüp okunması gerekli zor metinler olarak karşımıza çıkıyor.

Üçüncü anlatı şöyle başlar: “Son derece titiz olan bir adam ertesi gün öğleden sonrası için üç randevu vermiştir: Birinci randevu sevdiği kadına, ikincisi sevebileceği bir kadına, üçüncüsü de, kısaca söylersek, hayatını ve belki de aklını borçlu olduğu bir dostuna.” Bu üç kişiden ikincisi, yani sevebileceği kadın, onu sevmez. Adam da “onu sözcüğün gerçek anlamıyla sevmez”, ama “sonuçsuz kalmaya mahkûm bu olasılıktan zevk aldığını fark eder.” (syf.20) Bir adamın titiz olmasının, sevme şekli ve sevmeye dair düşüncelerini nasıl etkilemektedir? Beşinci anlatıda “hiç kimseyi öldürmemiş olan bir adam”ın “adam öldürmekten mahkûm edil”mesini, ama bu mahkûm edilişin o adamda yarattığı ayrıcalığı, yani kendisini savunma ihtiyacı bile duymadan mahkûm olmasının ona nasıl “nesnel bir deliliği” kazandırdığını, üstelik bu deliliğin “yapısal bir delilik” olduğunu keşfetmesini ve yaşadığı çelişkileri okuruz. (syf.24) Yirmi dokuzuncu anlatı da karşımıza saat 8’den saat 9’a geçmeye çalışan keten pantolonlu bir adam çıkarken, 65. anlatıda ejderhayı öldüren bir şövalyenin öldürdüğü ejderha aracılığıyla kendisiyle hesaplaşmasını okuruz. Doksan dokuzuncu anlatı ise, uykusuzluktan yakınan bir adamın uyumak için kendisini dünyanın dışına nasıl yolladığına tanık oluruz. “Zengin beylerin rüyalarında yarı matrak yarı tehditkâr” (syf. 72) gezinen yaşlı profesöre ne demeli?


Manganelli’nin bu romanını, özellikle bilinçaltını deşeleyen yapıtlardan hoşlananların kaçırmaması gerekir. Ayrıca, psikoloji ve teolojiyle ilgilenenlerin de merakla okuyacağı ilginç bir roman “Centuria”.

Bülent Usta (Varlık Dergisi, Nisan 2007)

12 Eylül travması... Kitaplar arasında bir gezinti...

Posted: 9 Ocak 2014 Perşembe by bülent usta in
0

Nasıl bir ABD’li için 11 Eylül’ün taşıdığı anlam, tarihte bir güne sığamayacak kadar çoksa, bizim de karanlık mı karanlık, derin mi derin, kocaman bir 12 Eylül’ümüz var. O kadar kocaman bir günkü 12 Eylül, ne etkileri, ne de anlatılacak hikâyeleri bitiyor. Daha doğrusu, ülkece 12 Eylül’den 13 Eylül’e geçemiyoruz 31 yıldır. Ama bunun için çabalar da yok değil. Dakika dakika o koca günü sona erdirecek olan şey, sadece kurum ve kuruluşlarını ortadan kaldırılması ya da o yıllarda yapılan hak ihlallerinin yargıya intikal etmesi değil, kuşaktan kuşağa aktarılan o büyük travmayla yüzleşebilme kabiliyetimize bağlı aslında.

Bu travmayla hakkını vererek yüzleşemeyişimiz, siyasetimizi felce uğratan Kürt sorunu ya da 12 Eylül’ün tüm kurum ve kuruluşlarıyla varlığını sürdürmeye devam ediyor oluşuyla açıklanabilir belki. 80’lerde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan süreç, aynı zamanda bir kırılmanın ve kopuşun da vücut bulması anlamına geliyordu. Ve şimdi o kopuşun maaliyeti, 12 Eylül travmasının derinleşerek varlığını sürdürmesine neden olyor.

II. Dünya Savaşı’yla benzer bir travma yaşayan Avrupa, kısa bir süre içerisinde, Nazilerden ve savaş suçlularından hesap sorup onları mahkûm ederek, yaşadığı travmanın etkilerini tamamen yok edemese de azaltmayı başarmıştı. Bizde bu süreç daha yeni yeni ve ağırdan alınarak gerçekleşiyor. Yani işimiz oldukça zor. Şöyle rahat bir nefes alıp “bize ne olduğunu” anlamamız için daha çok bekleyecekmişiz gibi gözükse de, 12 Eylül yıldönümünü yaşadığımız bugünlerde, meselenin sadece mağduriyet kısmıyla ilgilenmeyen, yaşadıkları travmayla aralarına mesafe koyarak sorunun derinlerine inen yazarların kitapları peş peşe yayımlanmaya başladı.

Avrupa’da, konusu “II. Dünya Savaşı”nda geçen bir külliyat nasıl oluşmuşsa, biz de artık “12 Eylül” külliyatı yavaş yavaş oluşuyor. Yiğit Bener’in “Heyula’nın Dönüşü” ve Irmak Zileli’nin “Eşik” adlı romanlarıyla, Yaşar Ayaşlı’nın roman tadında anılarından oluşan “Yeraltında Beş Yıl” kitabı, 12 Eylül’e üç farklı pencereden bakmamıza olanak vermesi açısından oldukça önemli. Bu üç kitabın ortak noktası ise, otobiyografik özellikler barındırması ve yazarlarının yaşadıkları travmayla aralarına mesafe koyabilme becerileri.

Yiğit Bener’in romanındaki kahraman, tıpkı kendisi gibi 12 Eylül’de yurt dışına çıkmak zorunda kalan birisiyken, Irmak Zileli’nin romanındaki Eylül karakteri de yazarın kendisi gibi devrimci bir anne-babanın çocuğu. Yaşar Ayaşlı ise, ünlü “Adressiz Sorgular” kitabının yazarı olarak, bu defa kendisinin ve arkadaşlarının 12 Eylül’de gördüğü işkenceleri değil, bir avuç yoldaşıyla 12 Eylül darbecileriyle nasıl mücadele ettiklerini, yine kendi anılarından yola çıkarak anlatıyor.

Bir sürgünün, bir çocuğun ve bir devrimcinin gözünden 12 Eylül’ü nedenlerinden çok sonuçlarıyla irdeleyen bu üç kitabın, deneyim yüklü gerçekçi ayrıntılara ve akıcı bir dile sahip olduğu da söylenebilir.

Sürgünden dönen ya da cezaevinde yıllarca yatıp çıkan birisini bekleyen hayat, Yiğit Bener’in “Heyulanın Dönüşü” romanının konusu. Değerli romancılarımızdan Erhan Bener’in oğlu olan Yiğit Bener, babası gibi bir dil ustası olduğunu bu romanında da göstermiş. “Heyulanın Dönüşü”nü yazarken, klasik roman okurunu şaşırtması muhtemel farklı bir teknik kullanmış. Neredeyse bir anlatı düzeyinde ilerleyen roman, birbiriyle ilişkili farklı hikâyelerden ve ana hikâyeden bağımsızmış gibi duran aforizma tadında yazılmış ve yazar tarafından “Parantez” olarak adlandırılmış kısımlardan oluşuyor.

Bener’in romanındaki anlatıcı, yani “Heyula”, ölüp de dirilmiş birisi. “Heyula” sözcüğü sözlükte “korkunç hayal”, felsefede de “ilk madde” anlamına gelse de, yazar “öteki tarafa gidip gelmiş kişi” anlamında kullanıyor. “Heyula”, bir metafor olarak gidenin geri gelmesi olarak oldukça çağrışım yüklü. Sürgünden dönen, uzun yıllardan sonra cezaevinden çıkan, komadayken yıllar sonra uyanan birisi de olabilir “Heyula”. 12 Eylül, çok sayıda “Heyula” üretti bugüne kadar, hatta “Heyula” üretmeyi bir sisteme dönüştürdü. Işte bu yüzden Bener’in anlatıcısı, oldukça tanıdık gelecek okura, bir “heyula” olarak kendimizi ya da bir yakınımızı görebiliriz anlatılanlarda.  “Heyula”, geri döndüğü topluma ve sosyal hayata yabancı birisi. Yabancı olduğu için de, o toplumun yaşadığı değişimi en ince ayrıntısına kadar tespit edebiliyor. Zaten romanın en çarpıcı kısımları da anlatıcımız “Heyula”nın bu gözlemlerinde gizli. Muhafazakârlaşan toplumdan solun iç meselelerine, değişen kent silüetleri ve insan davranışlarına kadar bir dolu gözlemle beraber “Heyula” olmanın inceliklerini öğreniyoruz. Bir “Heyula”, metropole nasıl uyum sağlar, diğer insanlarla nasıl ilişki kurar ve bir “Heyula”yı “Heyula” yapan özellikler nelerdir bir bir anlatıyor Yiğit Bener, “Heyula”nın düşlerinin dahi içine sızarak. Bener’e göre 12 Eylül travmasıyla nasıl mı başedeceğiz? Öncelikle bir “Heyula”ya dönüştüğümüzü kabul edip travmalarımızla yaşamayı öğrenerek… Romanın kahramanı öyle yapıyor.

Irmak Zileli de ilk romanı “Eşik”te, farklı bir teknik denemiş. Üçüncü tekil bir anlatıcı yardımıyla bir çocuğun bakışaçısına göre kurmuş romanı. Romanın başkahramanı olan çocuk, yani Eylül’ün bakışını on yaşına kadar antıcının sesiyle öğreniyoruz, sonradan Eylül de anlatıcıya eşlik etmeye başlıyor. Eylül, belki de 12 Eylül’ün en çok mağdur ettiği ama üzerinde çokça durulmayan, çoğunlukla akıllara “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Barış’ı getiren ve onunla simgeleşen çocukları temsil ediyor bir bakıma. Eylül, Barış gibi hapishanede değil belki, ama tüm ülkenin hapishaneye dönüştürüldüğünü düşünürsek pek de bir fark kalmıyor aralarında. 12 Eylül günlerini çocuk olarak yaşayanlar, Eylül’le rahatlıkla özdeşlik kurabilirler. Roman, babasını kaybettiğini kapısının önüne bırakılan bir bavulla öğrenen kadının yaşadığı şokla başlıyor. Bavulla birlikte İngilizce olarak yazılmış bir not da var, içinde “varis”, “mülk”, “teslimat” gibi sözcüklerin yer aldığı. Önce bavula karşı ilgisiz davransa da Eylül, bavulun çağrıştırdığı şeylerden kurtulamayıp babasının bıyıklarını ne zaman kestiği sorusuna takılıyor aklı. Bu sorunun yanıtını düşünürken de her şey bir bir gözlerinin önünde canlanıyor Eylül’ün. Madlen kurabiyesi nasıl Proust’un hayalgücünü harekete geçirip zamanda yolculuk yapmasına neden olmuşsa, Eylül’ün babasının bıyıkları da aynı etkiyi uyandırıyor.
Irmak Zileli’nin kendi yaşadığı deneyimleri, bir roman kurgusu içine yedirebilmesindeki hüner ve yıllardır kitap eklerine yazılar da yazan bir editör olarak dili ustalıkla kullanıyor oluşu, romanı sahici ve sürükleyici bir yapıya kavuşturuyor. Küçük bir kız çocuğunun genç bir kadına dönüşmesindeki ayrıntıların yaşanan politik süreçle ilişkili olarak anlatılıyor olması da romanın bir başka başarısı.


Yaşar Ayaşlı’nın “Yeraltında Beş Yıl” adlı 12 Eylül anılarından oluşan kitabını, bir yakın tarih çalışması olarak da, bir deneyim aktarımı olarak da, bir yüzleşme ve politik eleştiri olarak okumak da mümkün. Ama anlatımındaki ayrıntıcılık ve sahip  olduğu dil, bir macera romanı okuyormuş hissi de veriyor insana. Sözün bittiği yerlerde dahi söze devam ederek, 12 Eylül’ü otopsi masasına yatırarak yüzleşmeyi tercih ediyor.

Bülent Usta (Milliyet Kitap, Haziran, 2011)

Maaahvooooolduuuuuk!..

Posted: by bülent usta in
0

Bu hafta sonu hava sıcaktı, ağır bir kitaba çalışmış ve yorulmuştum. Kitabı bitirince uzun bir yürüyüş hayaliyle kendimi sokağa attım. Moda’ya doğru yürüyordum ki, önce düdük seslerini, ardından öfkeli olsa da kibarlığından bir şey yitirmeyen bir çığlık gibi yükselen sloganları duydum. Bir grup kadın, kürtajı yasaklamak isteyen hükümete karşı korsan gösteri koyuyordu caddede, ellerinde pankartlar, belki elli kişiydiler, belki yüz, ama o kadar canlı ve gerçektiler ki… Onların canlı ve gerçek birer insan olarak yürüyüşleri, kısa da olsa sokağı da canlandırmıştı. Canlıydılar, çünkü direniyorlardı.

Valiliklerden izin alınarak polis gözetiminde yapılan gösterilerden farklı bir havası vardır korsan gösterilerin. Bir anda sokağın, caddenin ortasında havai fişek gibi patlar, sokağın akışını, gündelik hayatın o kanıksanmış durağanlığını ve o sokaktan tesadüfen geçen insanların varoluş dengesini anlık da olsa bozacak tuhaf bir etki yaratır. O gün yürüyen kadınlar da öyleydi. Bir anda sokağın atmosferini değiştirip, o bunaltıcı sıcak havanın içinden insanın tüylerini ürperten bir esinti gibi geçip gittiler.

Kadınların korsan gösterisinin ardından kendimi ıssız bir sokakta, cesetlerle ve hayaletlerle çevrelenmiş gibi hissettim. Yaşamak dediğimiz şey, sadece biyolojik bir şey değil çünkü. Bu şehir, bu ülke, cesetler ve hayaletlerle dolu bir yer, çünkü bir Musselman ülkesi… Çünkü 12 Eylül’ün bu topluma topyekûn yaptığı anestezi sayesinde hükümet, bir yandan Kemalizmi toplum mühendisliği yaptığı için suçlarken, bir yandan da kürtaj yasağı gibi yasak ve yaptırımlarla toplumu iradesizleştirecek yeni bir toplum mühendisliği projesini yıllardır sabır ve azimle hayata geçiriyor. Yoksa Başbakan, ne diye kürtajı yasaklamaktan bahsetsin, sezaryen gibi tıbbi meselelere kafa yorsun.

Agamben, Kitle Yayıncılık tarafından yayımlanmış olan “Auschwitz'den Artakalanlar” adlı kitabında, “Musselman” olarak tanımladığı ve toplama kamplarında rastlanılan travma mağduru insanlardan bahseder. “Musselman” ya da “Müselman”, aslında “Müslüman” demek. Toplama kamplarında şeker eksikliği yüzünden iradelerini kaybeden ve namaz kılar gibi hareketleri sürekli tekrarladıkları için Müslümanlara benzetiliyorlar. Musselman’lar, Agamben’e göre “dibe vurmuş olanlardır”, tanıklık edemeyen tanıklardır. Çünkü iradeleri yoktur ve bilinçlerini yitirmişlerdir. Musselman’lar, akıllarıyla birlikte tüm güdülerini de yitirmişlerdir. Gerçek ile hukukun, doğa ile siyasetin iç içe geçtiği ve birbirinden ayırt edilemediği bir belirsizlik alanında yaşarlar. Musselman’lar, umutları tükenmiş, bilincinde artık iyi ve kötü, onurlu ve alçak, mantıklı ve mantıksız ayrımı olmayan tutsaklardır.

Henüz hepimiz birer Musselman’a dönüşmedik belki. Ama gerçek ile hukukun, doğa ile siyasetin arasındaki sınırlar öylesine birbirine geçmiş ve öylesine akıldışı bir sürecin içine çekiliyoruz ki, büyük bir çoğunluk kısmen de olsa Musselman’a dönüşmüş durumda, tekelleşen küresel düzenin esirleri olarak… Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremeyecek, iradesiz yaratıklar olmamızı isteyen devletlerin ve sermayenin esiri olduğumuz sürece, etrafımız Musselman’larla çevriliyor olacak ve onların iradesizliğiyle beslenen iktidarlar, dünyayı devasa bir toplama kampına dönüştürecek böyle devam ederse.


İşte o korsan gösteri yapan bir avuç kadın, birer canlı tanık ve özne olarak sokakta yürüyen yüzlerce şaşkın Musselman’ın yanından geçip gitti o gün. Onları izlerken, Julian Barnes’ın “Metroland” adlı romanındaki çocukları anımsadım. En ufak bir aksilik ya da olağandışı bir olayda, okuldaki çocukların tümü “Maaahvooooolduuuuuk!..” diye hep birlikte çığlık atıyorlardı. Bu çığlığı atmaları için bir sandalyenin devrilmesi bile yeterliydi. Onların “Maaahvooooolduuuuuk!..” çığlığı, yarı şaka da olsa tüm dikkati o olağandışı olaya doğru çekmeye ve toplu halde müdahale etmelerine yarıyordu. Bizim de Roboski Katliamı, kürtaj hakkı, gasp edilen işçi hakları ya da iş kazası cinayetlerinde öldürülen işçiler gibi binlerce olağandışı sebebimiz yok mu “Maaahvooooolduuuuuk!..” diye çığlık atmamız için? En ufak bir olayda bile bizi pürdikkat kılacak derin ve güçlü bir çığlığa… Bizim umuda, her şeyin daha iyiye ya da daha güzele gideceğine söyleyen vaatlere değil, mahvolduğumuzu bilmeye daha çok ihtiyacımız var, birer Musselman’a dönüşüp irademizi ve bilincimizi tamamen yitirmemek için. 12 Eylül’ün yaptığı bu topyekûn anestezinin etkisinden, mahvolduğumuzun gerçek anlamına kavuşamadan kurtulmamız mümkün değil. Çünkü mahvolmaya devam ediyoruz…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 6 Haziran 2012)