Yeryüzünde bir sürgün: Cesare Pavese

Posted: 7 Ocak 2019 Pazartesi by bülent usta in
0


Dünya ve İtalyan edebiyatının önde gelen yazarlarından Cesare Pavese, 9 Eylül 1908’de doğdu, tam 110 yıl önce. Günlüklerinin derlenmesinden oluşan “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında yazmıştı, Roma yıkıntılarıyla yamaçlardaki kuru otların çocukluğu ile “doğumdan ölüme kadar tutarlı, kendine özgü bir dünya” kurduğunu. Kendi yaşamı ve edebiyatı arasında da, Roma yıkıntıları ve yamaçlardaki kuru otlar arasındaki gibi bir bağ olduğunu görürüz. 27 Ağustos 1950’de intihar etmesi de sanki o bağın, bağlantının bir ürünüdür.  

Cesare Pavese, Türkçede daha çok romanlarıyla tanınır, ama öykü, şiir ve İtalyancaya yaptığı çevirileri, deneme ve eleştiri yazılarıyla çok yönlü bir edebiyat insanı olduğu kuşku götürmez bir gerçek. 110. doğum yıldönümünde, edebiyatımızı derinden etkileyen Pavese’yi, ölümüyle değil, doğumuyla analım istedik.



Aşk ve Ölüm

Pavese’yle ilgili literatüre bakınca, edebiyat çalışmalarından çok, intiharıyla ilgilenildiğini görürüz. Hakkında yazılmış kitap, dünya ve İtalyan edebiyatına yaptığı katkı düşünülünce çok az.  Zorluklarla edebiyat kariyerinin zirvesine ulaşıp prestijli bir ödül alır almaz hayatına son vermesi, şaşırtıcı gelmiştir herkese. Ama günlüklerini, “Yaşama Uğraşı”nı okuyanlar, edebiyatı ve yaşamı böylesine ciddiye alan birinin ölümle ilgili düşüncelerini okuyunca, intiharın kaçınılmaz bir son olduğu fikrini kolayca edinir: Ölüm ister istemez olağan nedenler yüzünden gelecektir. Bu kaçınılmaz sonu insanın tüm hayatı hazırlar ve yaümurun yağışı gibi doğal bir olaydır bu. İşte bu düşünceye bir türlü boyun eğemiyorum. İnsan neden dilediği gibi, kendi seçme hakkını kullanarak, ona bir anlam vererek arayamaz ölümü? Bunu yapamaz da ölmeyi bekler elleri baglı? Neden? Neden şu: insan bir gün daha, bir saat daha yaşarsa, ölmekle yitireceği seçme özgürlüğünü kullanma firsatını elde edebilir düşüncesi ya da umuduyla hep geri bırakır bu kararı. Kısacası -burada kendi adıma konuşuyorum- nasıl olsa daha vakit olduğunu düşünür insan. Böylece ecel gelip atar ve belli bir nedene dayanarak hayatta en önemli eylemi gerçekletirmek gibi bir firsat kaçırılmış olur.” Aynı sayfanın dibindeyse, “aşkla ilgili bir düşünce” diyerek şöyle yazar: “Senin kardeşin olarak doğmuş olmayı ya da seni dünyaya kendim getirmiş olmayı isteyecek kadar çok seviyorum seni.” Ölümden bahsettiği satırları, aşkla ilgili bir düşünceyle bitirmiş olması, pek çok şeyi açıklar aslında. Aşk, bildik anlamda bir aşk değildir onun için, psikanalatik yaklaşımla açıklanabilecek, yaşamla kurulmuş derin bir bağdır aşk, kavuşamadığı…

Pavese’nin romanlarında kadınların ve kadın bedeninin, özel bir yeri yer vardır, söz konusu sadece bir beden değildir, ısısı ve renkleriyle bir coğrafyadır âdeta. Kadınlar, kadın bedenleri, erkekler tarafından tıpkı doğa gibi sömürülürler. Pavese, kadın cinselliği ve annelikle sürekli bir uğraş içindedir. Günlüğüne şöyle yazar “anne”yle ilgili: “Bir kez daha dünyaya gelirsen, annene bağlılığın bile ölçülü olmalı. Yoksa yitirmekle kalırsın.”

Pavese denilince Türk edebiyatında akla ilk Tezer Özlü gelir; Prag’da Kafka’nın, Trieste’de Svevo’nun, Torino’da Pavese’nin izini sürdüğü “Yaşamın Ucuna Yolculuk” kitabı, bir de Pavese’nin doğduğu köye, Belbo’ya gidişini anlattığı “Zaman Dışı Yaşam” adlı senaryosu… Neydi Pavese’de Tezer Özlü gibi pek çok yazarı ve okuru çeken şey? İtalyan edebiyatı denilince, Svevo ya da Calvino’dan bile önce neden Pavese’nin adı akla gelir ilk?



Melankolik Varoluş

Cesare Pavese, bir memur çocuğu olarak, Santa Stefano Belbo adlı bir köyde dünyaya geldi. Beş kardeşin en küçüğüydü. Altı yaşındayken babası, beyin tümöründen öldü.  Annesi Consolina’nın ruhsal sorunları vardı, ailenin bütün yükünü sırtlayınca despot ve soğuk birisine dönüşmüştü. Pavese, bu yüzden çocukluğundan itibaren derin bir yalnızlık içinde buldu kendini. Eserlerine de yansıyan melankolik ruh halini, çocukluğunda yaşadığı bu yalnızlıkla ilişkilendirir edebiyat tarihçileri. Yaşadığı aşk acılarındaki şefkat arayışı, çocukken yaşadığı bu koşullarla ilgiliydi belki de. Pavese, çocukluğun dünyayla ilk temas olmasından dolayı belirleyici gücünden bahseder sık sık.

Ilk eğitimini Belbo’da aldıktan sonra, ailece taşındıkları Torino’da liseyi okurken öğretmeni olan yazar Augosto Monti’den etkilendi. Monti, Mussolini karşıtı bir entelektüeldi. Yine o yıllarda, Amerikan edebiyatıyla tanıştı ve Torino Üniversitesi’nde Walt Whitman üzerine tez yazdı. Pavese’nin çevirmen kimliği de o yıllarda gelişecek ve İtalyancada okurlar ilk defa Herman Melville’i, James Joyce’u, William Faulkner’ı, Charles Dickens’ı, Gertrude Stein’ı, John Steinbeck’i, John Dos Passos’u, Daniel Defoe’yu, onun çevirilerinden okuyacaklardı. Bu yazarları Pavese, özellikle seçmiş, ağır baskıcı bir ortamda, çevirdiği bu yazarlar aracılığıyla özgürlükçü yeni fikirlerin ve anlayışların İtalyan edebiyatını etkilemesini arzulamıştı. Mezun olduktan sonra kendini bütünüyle edebiyata adadı, ama İtalya’da faşizmin yükseldiği o günlerde (1935) tutuklandı ve üç yıl hapse mahkûm edildi, bir yıl yattı. Cezaevindeyken de çeviri yapmaya, yazmaya devam etti. Ona göre, edebiyatta en verimli dönemler, yoğun çalışan bir çevirmenler kuşağı sayesinde gerçekleşirdi.

Torino Olmak

Torino, Pavese’nin edebiyatını ve kişiliğini derinden etkilemişti. Kahire’nin Necip Mahfuz’u ya da Paris’in Balzac’ı etkilemesinden farklıydı Torino’nun Pavese üzerindeki etkisi; daha çok Yaşar Kemal’in Çukurova’nın Toroslar’ın taşından toprağından etkilenmesine benzer. Pavese’in öykü ve romanlarında anlatıcı, Torino manzarasından ayrı düşünülemez.

Pavese’nin ilk olarak şiirlerini yayımladı, 1936’da. Günlüğünden de şiirle ilgili nasıl yoğun bir çalışma içinde olduğu anlaşılır. Eleştirmenler, onun şiirlerinde radikal bir bireysellik bulmuştu, dönemin edebiyat anlayışının dışında bir dil kullanıyordu, bireysel olanla toplumsalı, geçmişle şimdiyi kaynaştıran, kişisel bir mitoloji yaratıyordu. Günlüğüne şöyle yazmıştı şiirle ilgili: “Çalışmak Yorar’ın Torino'yla, daha açıkçası, insanın bırakıp gittigi, sonra da yeniden döneceği bir yer olarak Torino'yla ilgili şiirlerle başlayıp bitmesi bir rastlantıdan başka bir şey değil. Bu kitabımın Santa Stefano Belbo'nun bir uzantısı, bir çeşir Torino'yu ele geçirişi olduğu da söylenebilir. ‘Şiir'in çeşitli açıklamalarından biri de budur. Koyün kente, doğanın insan hayatına, çocuğun adama donüşmesi. Gördüğüm  kadarıyla, 'S. Stefano'dan Torino'ya' bu kitap için düşünülebilecek bütün anlamların bir mitosudur.

Trajik Düzey

Pavese, şiirinde “trajik düzeyde varolma”nın peşindeydi, günlüğüne şöyle yazmıştı 1936’da: "Çıkarılacak ders şu: Sanatta da, hayatta da yapı kurmak, hayattan olduğu gibi, sanattan da zevk düşkünlüğünü kovmak; trajik düzeyde varolmak.” Pavese’ye göre, zevk ya da haz için değildir edebiyat, içtenlikle kendini yaşamın akışına bırakmaktı. Tezer Özlü gibi yazarları kendisine çeken de bu özelliği olsa gerek.

Pavese’nin edebiyatla ne yapmak istediğini, sonradan en ünlü eseri olan günlüklerinin derlenmesiyle oluşturulan “Yaşama Uğraşı”ndan anlıyoruz. Aslında hayattayken günlüklerinin yayımlanmasına izin vermemişti. Italo Calvino, onun şiirlerini değerlendirirken şöyle yazmıştı: “Pavese, ne yazık ki çağdaş edebiyatın çok seyrek örneğini verdiği bir edebiyata yönlendiriyor: yani her ilişkide, dizelerinin her hareketinde içsel güdülenmelerden ve evrensel nedenlerden oluşan son derece bütünlüklü ve kesin bir anlamı yoğunlaştıran büyük tragedya yazarları gibi okunmak istiyor. Tümüyle yitirdiğimiz bir gerçekliğe girme, onu yaşama ve yargılama tarzı; ve Pavese’nin bugün dünya edebiyatındaki benzersiz değeri, kendi yorucu ve yalnız yollarından buna ulaşmış olmasında yatıyor.”

Yorucu ve yalnız bir yol bulmuştu kendisine Pavese. Yazdığı şiirlerin taslakları, o kadar düzeltiyle doludur ki, dili ve hayatı damıtmak istiyormuş izlenimi verir. Gerçeklik hakkında bir şiirinde şöyle der örneğin: “En sevdiğim şeylerin en derinlerinden / yarattım onu ve onu anlayamıyorum…”

Yalnızlık

Pavese, cezaevinden çıktıktan sonra, Torino’dan arkadaşı Giulio Einaudi’nin kurduğu Einaudi Yayınevi’nin editörlüğünü yaptı. Yayınevi, Pavese sayesinde İtalya’nın en prestijli yayınevlerinden birisi oldu kısa sürede. Sadece çevirdiği Melville, Dickens gibi yazarları değil, Freud, Jung, Durkheim gibi düşünürlerin de kitaplarını yayımlatmıştı. Italya’da baskıcı yönetime rağmen, kendisini tamamen işine adamış gibi görünür, sessizce çalışır, 1938 ile 1941 arasında kendi eserlerini yayımlamaz. Ardından 1941 ve 1942’de peş peşe iki roman yayımladı, “Senin Köylerin” ve “Plaj”.

Mussolini’nin ölümü ve II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, Pavese siyasette yaşadığı hayal kırıklıkları yüzünden yalnızlaşmıştı. 1946 ve 1947’de üç kitap yayımladı, öykü kitabı “Ağustos’ta Tatil”, romanı “Yoldaş” ve anlatısı “Leuko ile Söyleşiler”… Eleştirmenlerin çoğu ve Pavese’in kendisi, “Leuko ile Söyleşiler”i başyapıt olarak kabul eder. Odysseus ile Kalypso arasında şöyle bir diyalog geçer:

“ODYSSEUS: Ama ölümsüz değil miydin?
KALYPSO: Ölümsüzüm, Odysseus. Ölme umudum yok. Yaşama umudum da. Ânı kabul ediyorum. Siz ölümlüleri benzer bir şeyler bekliyor, yaşlılık ve özlem. Neden başını yaslamak istemiyorsun benim gibi, bu adanın üzerine?
ODYSSEUS: Vazgeçmiş olduğuna inansam, yapardım bunu. Ama sen de her şeyin hâkimi oldun, bana, bir ölümlüye gereksinimin var, katlanmana yardım etmesi için.
KALYPSO: Karşılıklı bir iyilik, Odysseus. Paylaşılmadığında, gerçek bir sessizlik yoktur.”

Pavese, II. Dünya Savaşı’nın etkisini üzerinden atamamıştı, melankolik ve hassas yapısının da etkisiyle, bireyle toplum arasındaki çatışmayı ve insanlığın kaderini derinlemesine tartışan eserler yazdı. Şiddet, erkekle kadın, İtalya’nın kuzeyi ve güneyi arasındaki gerilimler, öne çıkan temaları olmuştu.

Sabahı Kaplayan Acı

Pavese, 1949’da Amerikalı bir oyuncu olan Constance Dowling ile tanışıp âşık olacak ve bir yıl sonra ayrılacaktı. Peş peşe başka aşklar yaşadı ve bu süreç melankolisini iyiden iyiye arttırmıştı. 1950’de artık edebiyat kariyerinin zirvesine ulaşmıştı. “Yalnız Kadınlar Arasında” romanıyla Strega Ödülü’nü aldı. Ödülü aldığı gece, Torino’daki bir otel odasında 21 adet uyku hapı içierek intihar etti. Tezer Özlü,  “Zaman Dışı Yaşam”da bu acı olayı detaylıca anlatır. Intihar etmeden evvel, günlüğüne şöyle yazmıştı: “Artık sabahı da kaplıyor acı.”

“Yaşama Uğraşı”nda Pavese, intihar düşüncesini şöyle açıklar: “'48-49'daki mutlulugumun hesabı görüldü. Bu soylu mutlulugun gerisinde şu vardı: Güçsüzlüğüm ve hiçbir şeye bağlanmayışım. Şimdi, kendime göre, girdabın içine girdim: güçsüzlüğümü seyrediyor, onu iliklerimde hissediyorum, beni ezen siyasal sorumlulugu yükleniyorum. Bunun bir tek çözümü var: intihar.”

Pavese, çocukluğunda yaşadığı yalnızlık, gençliğinde karşılaştığı siyasi baskı ve hapis hayatı, tanık olduğu dünya savaşının etkileri yüzünden mi intihar etmişti? Calvino, “Klasikleri Niçin Okumalıyız?”da Torino’nun da bu intiharda etkisi olduğunu yazar: Doğduğu aşağı Piemonte’nin tepelik bölgesi ‘Langa’ yalnızca şarapları ve mantarlarıyla değil, aynı zamanda köylü ailelerin salgın halinde
tutuldukları umutsuz bunalımlarıyla da ünlüdür. Diyebiliriz ki, hemen
her hafta Torino gazetelerinde, kendini asan ya da kendini hayvanları
ve aileleri de içindeyken çiftlik evini ateşe veren bir çiftçi haberi yer alır.”

Tezer Özlü’nün “Zaman Dışı Yaşam” adlı eserindeki Pavese’den alıntılardan birisi şöyledir: “Zaman zaman hiçbir şey yaramaz haber bültenlerini dinledikten sonra, penceremin kenarında dışardaki terk edilmiş üzüm bağlarına baktığımda, raslantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendi kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılmadığımı soruyorum.”



Edebiyat ve Yaşam

Bütünüyle kendisi olmak isteyen bir yazar Pavese. Tezer Özlü, Torino’ya giden bir trende tek başına otururken şöyle düşündüğünü yazar: “O anda edebiyatın, yaşamın kendisinden daha canlı olduğunu kavrar ve edebiyatın doğmasının nedeninin de bu olduğunu düşünür. O ana kadar o yaşamın daha canlı birşey olduğuna inanmıştır. Ama edebiyat daha çok yaşam, daha çok aşk, daha çok duygu, daha çok ölüm yüklüdür.”

Pavese ve Tezer Özlü için, edebiyat, yaşamdan daha önemli ve daha çok ciddiye alınabilecek bir şeydi. Ama yine de Pavese’nin eserlerinden çok kişiliğine yönelik ilgi, pek çok edebiyat eleştirmenini rahatsız eder. Pavese, İtalyan şiirini, akademik ve biçimsel açıdan etkilemiş, öykü ve romanda da bambaşka bir gerçekçilik kurmuştu.

Pavese’nin öyküleri ve romanlarının güncelliğini yitirmeyişindeki en önemli etken gerçekçiliğiydi; ama bu gerçekçilik kalıpları kabul etmeyen, entelektüel bir anlatıcının gözünden köylülerin, emekçilerin, fahişelerin, yarı düşsel yaşamlarına pencereler açan bir gerçekçilikti. Alttan alta, sürekli bir gerilimin olduğu bu eserler, anlatıcının, yani Pavese’nin kendi hayatını ele geçirme çabasıyla örtüşür bir bakıma, ele geçirmeye çalıştıkça avuçlarından kayıp giden. Bu yüzden her zaman bir yalnızlık vardır eserlerinde, kuşkuyla ve belirsizliklerle mücadele eden. Öykü ve romanlarındaki dış dünyaya ait karakterlerin ne olursa olsun yaşamak için  gösterdiği çabayla anlatıcının tavrı bu açıdan zıttır ve bu yüzden eserlerinde çoksesli, çok katmanlı bir yapı vardır her zaman. Anlattığı her şeyde, gerçeklik hissini güçlendiren detaylara önem vermesi, belki de onun edebiyatının en güçlü yanı, hiçbir cümle öylesine yazılmamıştı.

Tezer Özlü, “Zaman Dışı Yaşam”da, Pavese’nin ağzından şöyle yazar: “İnsan olabilmek bambaşka bir olgu. Şans, cesaret istek gerektiren bir olgu, özellikle dünyada başka hiç kimse yokmuş gibi yalnız kalabilme cesaretini gerektiren bir olgu..."

Pavese, yalnız kalabilme cesaretini, belki de edebiyata borçluydu. Ama onun edebiyattan anladığı başka bir şeydi, bir yazar dostunun eserleri için “yazdıkları edebiyat olmaktan kurtulamamış” diyordu örneğin. Edebiyatı, edebiyat olmaktan kurtarmayı kendine dert edinmesiydi, muhtemelen eserleri böylesine güçlü olamayacaktı.

Kaderin Kozmik Cilvesi

Pavese, her zaman umutsuz değildi; II. Dünya Savaşı yaşanmasaydı, belki de daha uzun bir hayat sürmeyi göze alacaktı. Savaş çıkmadan bir yıl evvel, şu satırları yazmıştı: “Şu geçen 1937 yılında 1936’nın yıkıntılarını onarmayı başardım; o korkunç çökünyü (1935-1936) olgunluğa giden yolda rastlanan basit bir bunalıma dönüştü. Ne gariptir ki, gene daha bir süre beni oyalayacak, yüreğimi titreten bir sevdaya tutuldum; yeniden kendimi şiir yoluyla anlatmayı denedim ve ‘Sarhoş Yaşlı Kadın’la başarıya ulaştım; belli bir dergide sağduyusu olan bir eleştirmen olarak sağlam bir ün kazandım; hepsi önemli ve umut verici, biri ise oldukça başarılı birtakım uzun hikâyeler yazdım. Yaratma ritmini yeniden yakaladım. Çevirdiğim dört kitaptan 6.200 liret kazandım, epeyce ders verip bir sürü öğrenci buldum. Aynı şeyleri 1938’de de yapabileceğimden umutluyum. Geleceğe umutla bakmanın pek sırası değil, çünkü savaş çıkıp hepimizi havaya uçurabilir. Bu kaderin kozmik bir cilvesi olur doğrusu. Böyle saçma bir şakayla karşılaşmayalım da, ben kendimin de, onun da, her şeyin de hesabını vermeye razıyım.”

Hayatında her şey yoluna girmişken “kaderin kozmik cilvesi”, herkesi havaya uçuracak saçma bir şaka olan II. Dünya Savaşı çıktı. “Her şeyin hesabını vermeye hazır” Pavese’nin intiharını hazırlayan süreç de başlamış oldu. Çeviri yaparak ve ders vererek geçimini sağladığı ve yazdıklarıyla başarıyı yakaladığı için mutlu olan Pavese’nin “insan olmak”la ilgili düşüncesini dile getirirken neden “şans”a önem verdiğini daha iyi anlıyor insan. Pavese göre, “şans” pek insandan yana değildir. Bilimin göz kamaştırıcı gelişmelerini o yıllardan görerek şöyle yazar günlüğüne: “Yarınki bilimin göz kamaştırıcı vaatlerinin seni korkuttuğunu ve bunların boşa çıkmasından büyük sevinç duyacağını kabul etmelisin. Bilim öldürücü savaş silahları yarattığı için değil (bu silahlara karşı bir savunma nasıl olsa her zaman bulunacaktır; üstelik, senin canını sıkan insanların öldürülmesi değil: İnsan ölmek için gelir dünyaya), bilim bir gün insanın kişisel ve fiziksel hayatı üzerinde de buna benzer baskı yolları getireceği (içtenlik testleri, kısırlaştırma vb.); insanın yerini tutacak şeyler bulacağı (robotlar); ya da özel ve fiziksel hayatına yön vermeye kalkışacağı (yapay dölleme, davranışların sınıflandırılması, hareketlerin Taylor yönetimine göre sayılarla denetlenmesi vb.) ve böylece hayatın yaşanmaya değmez bir nitelik alacağı için. Geleceğin romanlarının tipik sonuçları, aslında, bu çizgilere göre yaşanan oldukça sıkı bir denetim altındaki bu hayatın betimlenmesinden başka bir şey değildir: baş belası durumun doruk noktaya varışı ve bu yüzden yığınların zincirlerini koparmışçasına birbirlerini öldürmeleri, çıldırmaları, bir karabasandan kurtulmaya çabalamaları. Kısacası, kılıçla ya da ölüm ışınlarıyla ölmek bir şey değil; korkunç olan bilimsel olarak yaşamak…”

Bilimsel yaşam, Pavese’ye göre daha çok yabancılaşma ve kontrol altına alınmaydı ve öngörüleri günümüzde birer birer gerçekleşiyor, geleceğin romanları için söyledikleri de…

Tezer Özlü, “Yeryüzüne Dayanabilmek İçin” ve “Zaman Dışı Yaşam” kitaplarında Pavese’den şu alıntıyı tekrarlayıp durur, sanki ölüme karşı gelmek için: "Yaşanılacak bir yaşam vardır. Üzerine binilip dolaşılacak bisikletler vardır. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak günbatımları vardır."


Bülent Usta, Milliyet Kitap, Eylül 2018

Baştan çıkarıcı hakikat

Posted: 7 Ocak 2019 Pazartesi by bülent usta in
0

Ne zaman siyasi seçim günü yaklaşsa ve liderler meydanlara çıkıp konuşmaya başlasa, aklıma ilk olarak Jean Baudrillard’ın ‘Baştan Çıkarma Üzerine’ adlı kitabında yazdıkları gelir. Siyaset, Baudrillard için bir simülasyon modelidir. “Gerçekliğin yüreğine gizlenmiş eksiksiz bir simülakr…” Kitlelerdeki ‘gerçeklik’ yanılsaması yok olmadan, bu simülasyon da sona ermez. Tanrı adına insanlara büyük acılar çektiren Büyük Engizisyoncu’nun en büyük sırrının, gerçekte Tanrı’nın var olmadığına inanmasıydı diye de belirtir Baudrillard, herkes inanırken o inanmadığı bir güç adına hükmeder çünkü.

Büyük ve görkemli eserler, bu simülasyon modeli için vazgeçilmez unsurlardır. Devasa projeler, tam da böyle bir modelde işlev görür. Bu baştan çıkarıcı simülasyon modelinin başarılı olmasının en önemli nedeni, seslendiği kitlenin de baştan çıkmayı arzulamasıdır. Siyasetçi, kitlelerin arzularını doğru bir biçimde okuyup uygun fanteziler bulduğu sürece kolayca baştan çıkarır; çünkü kitleler hayal kırıklıklarıyla gerçekçi bir biçimde baş edecek araçlardan yoksun bırakılmıştır. Fanteziler, gerçeklere ve hayallere kıyasla kolay tatmin sağlar, sonu her zaman hüsranla bitse de…

Salman Akhtar, ‘Acının Kaynakları’ adlı kitabının bir yerinde, sinema izleyicisinin neden dolandırıcıların, sahtekârların hikâyelerini izlemekten zevk aldığını sorguluyordu. Aynı sorgulama, TV dizileri için de yapılabilir: “Kendisinin ahlaklı olduğunu düşündüğü kısmını bölüp ayıran seyirci, bir yandan hikâyenin sinsi başkahramanının ince maharetleriyle vekaleten bir özdeşim kurarken, daha derin bir seviyede de kandırılan kişinin mazoşist hazzına iştirak eder. ”

Baştan çıkarıcılığın masumiyete karşı galip gelmekten kaynaklı zevk veren gizli alaycılığı, kronik aşağılık ve yetersizlik duygularıyla ilişkisi, tümgüçlülük fantezisini tatmin etmeyi amaçlaması gibi pek çok özelliğine de değiniyor Akhtar. “Sahtekâr kişi bize, istemeye istemeye vazgeçtiğimiz tümgüçlülüğün aslında karşılanabilir olduğunu” gösterdiği için baştan çıkarıcıdır. Koca koca adam ve kadınların, bir siyasetçi ya da bir ünlü karşısında, tuhaf sesler çıkartarak kendilerinden geçmesi, tümgüçlülük hazzını işaret eder, ruhun dünyevi gerçeklikten kurtulup coştuğu bir vecd halini… Uğruna ölümü bile göze alabilecek kadar bu kendinden vazgeçme durumu, farklı düzeylerde ve yoğunluklarda, o kişinin kandırılma ihtiyacına göre ortaya çıkar.

Baştan çıkmanın olumsuz olduğu kadar, olumlu yanları da vardır Pessoa’nın ‘Şeytan’ın Saati’nde bahsettiği üzere: “Ruh, direnmesine rağmen sürekli ayartıldığı için yaşar. Benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir. Ne var ki müzik deyince sadece çalınan müzik değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır.”

Pessoa’nın baştan çıkmamış, ayartılmamış bir ruhun canlılığını koruyamadığını söylemesi, aslında ölü ruhlara hitap eden fantezilere dayalı siyasetle, canlı ruhlara hitap eden hayallere dayalı siyaset arasındaki farkı işaret eder. Baştan çıkarılmaya karşı, baştan çıkarıcı mücadele…

Siyaseti, bir simülasyon modeli olmaktan çıkaracak şey, siyaseti liderlerden ibaret görmeyerek ve Foucault’nun kitaplarında işaret ettiği gibi, aşağıdan yukarıya iktidarın işleyişini çözümleyerek mümkün olabilir ancak. Feurbach’ın, hakikat azalıp yanılsaması arttıkça kutsal olanın değeri artar görüşünden yola çıkıp, hakikati bir baştan çıkarma aracına dönüştürecek olan siyaset ve sanat, insanlardaki ‘hayatta kalma hastalığı’nı ‘hayata bağlanma’yla, kolay yoldan tatmin eden ‘fanteziler’i gerçekliğe yaratıcı bir biçimde müdahale eden ‘hayaller’le değiştirebildiği sürece, gelecek güzel günlerden bahsedilebilir, hakiki bir umut…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 6 Haziran 2018)

Adil hafıza

Posted: 7 Ocak 2019 Pazartesi by bülent usta in
0


‘Zaten gözenekli, beklenti içinde, eli kulağında olan yaşamda’ diye başlıyor bir cümlesi Cortazar’ın ‘Andres Fava’nın Güncesi’nde. Gözenekli, yani geçişken, akışkan… Bütün bu geçişkenlik ve akışkanlık içinde başlangıçlar ve sonlar birbirine karışıyor.

Javier Marias’ın bugünlerde çıkan ‘Acı Bir Başlangıç Bu’ romanını okurken, romanın kahramanlarından Muriel’in sözlerine takılıp kalmıştım: ‘Ne olduğumuzu, ne olabileceğimizi ve her şeyin tek bir kıvılcımla nasıl da kolay tutuştuğunu unutmak için çok ama çok uzun bir zaman gerek.’ Çok ama çok uzun bir zaman… Ne olduğumuzu ve ne olabileceğimizi unutmak… Başlangıçlar için unutmak şart mıydı?

Marias, İspanya’daki Franco rejiminden bahsediyordu romanında. Kral’ın uzlaştırıcı tutumuyla Franco iktidarı tasfiye edilerek, geçmişte işlenen suçlar sanki hiç yaşanmamış gibi kabul edilmiş, yaptıkları haksızlık ve zalimlikleriyle ünlü devlet görevlileri dokunulmazlıklarını devam ettirmişlerdi. O zamanlardaki anlayış, meseleleri kurcalamama, ülkenin normale dönmesi için faturaları yırtma ve her şeye yeniden başlama üzerine kuruluymuş. Marias, bu toplumsal antlaşma öyle bir özümsendi ki, aynı koşul, yaşananlar anlatılırken de uygulandı diye yazmış; azılı Franco taraftarı diplomat, akademisyen ve gazeteciler bile, biyografilerini yeni baştan, sanki hiç Franco’cu olmamışlar gibi yazabilmişler ve işin ilginç tarafı, birkaç çatlak ses çıksa da çoğunluk her şeyi kabullenmiş. Türkiye’de 12 Eylül dahil pek çok dönem, bu şekilde geçiştirilmemiş miydi? Toplum, aman huzursuzluk çıkmasın, her şeyin üstünü kapatıp devam edelim demeye her zaman yatkındı. Belki de doğrusu buydu, anlaşılabilir bir şeydi. Peki ama, bütün o acıları yaşayanlara, ölenlerin yakınlarına ne denilecekti?

Paul Ricoeur, ‘Hafıza, Tarih, Unutuş’ adlı kitabında, Eski Yunan’daki Atina genel affı vakasından bahsederek, iç barışın nasıl kurucu şiddeti inkâr stratejisi üzerine kurulduğunu gösterir. Bağlayıcı bir yeminle vatandaşlara ‘kötülükleri hatırlamama’ emri verilmiştir. ‘Bir toplum sonsuza kadar kendine öfke besleyemez’ diyor Ricoeur, hafıza sansürü olmadan makul bir siyaset mümkün değildir. Psikolojiden bildiğimiz şey ise, bir savunma mekanizması olarak ‘inkâr’ın geçiciliğidir, gerçekleri çarpıttığı için kalıcı çözümlerin üretilmesine engel olur, aynı sorunlar güçlenerek yeniden ortaya çıkabilir.

Peki, yaşananlar bütünüyle unutulabilir mi? Ricouer’e göre bu mümkün değil, mutlu hafızadan bahsedebiliriz, ama mutlu unutuş diye bir şey yoktur; çünkü unutuş bir olay değildir, hafızanın küçük mucizesi her zaman mümkündür, bir anı dile getirilir getirilmez çıka gelir unutulan şey, bir anda olayı, kişiyi tanırız. Hafızanın ödüllendirme, onarma, bağışlama gibi mübadelelerle bir ilişkisi varken, unutmanın yoktur. Ricoeur, kitabın sonlarında Freud’un ‘bitirilebilir’ gördüğü psikanalizde olduğu gibi, hatırlayarak unutulan, kaygıdan kurtulmuş bir hafızadan da bahsediyor. Ama bu kolay bir şey değildi. Muriel’in ‘Çok ama çok uzun bir zaman’ gerekir dediği şey. Muriel, Franco’nun her anlamdaki ölçüsüzlüğünün, sebep olduğu acılara dair takındığı umursamazlığın, hatta bütün bu olup bitenden keyif almasının bir lanet gibi ülkeye yayıldığını, karşı tarafı da benzer bir ölçüsüzlüğe kışkırttığını söylüyordu. Bir topluma, bir ülkeye yapılmayacak bir kötülüktü bu, sonuçları hiç düşünülmemiş. ‘Hitler’den farklı olarak, bu laneti bulaştırdıklarından habersizdiler’ diyordu Muriel. Bu ‘habersizlikleri’ onları bağışlamaya yeter miydi?

Marias’ın romanları şaşırtmıştır beni her zaman, Sartre gibi doğrudan tartışıyor her şeyi, romanları aracılığıyla çok sesli bir biçimde siyasi ve felsefi hep bir hesaplaşma içinde. Romanı okurken, toplumlara bulaştırılan lanetin ancak diyalogla yok edilebileceğine dair bir düşünce uyandı bende. Diyalog, farklı düşündüğü için birisini mağlup etmek değil, birlikte ayrıntılı düşünebilmek... Mutlu unutuş, belki de bu ayrıntılı düşünmeyle mümkün olabilir. Ricoeur’ün dediği gibi, ‘Geçmişin olaylarının devamını getiren yurttaşlar’, adaletin anlamıyla tarihsel eleştiri yolunda karşılaşırlar. Adil bir hafıza olmadan birlikte yaşanamaz, rol kesilir yalnızca.

Cortazar, ‘Andres Fava’nın Güncesi’nde şöyle yazmıştı: ‘Yaşamı gözlerimiz gibi taşırız. Bize en uygun biçimde yerleştirilmiş gözlerimiz… Yaşam hep zamandan önce davranır…’

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 30 Mayıs 2018)

İçimdeki ses

Posted: 7 Ocak 2019 Pazartesi by bülent usta in
0


İçimdeki ses, ne zaman hayal kursam, kurduğum hayalleri gerçeklik testine tabi tutar. “Dur biraz, acele etme, dereyi gör, sonra paçaları sıvarsın.” İçimdeki ses, bu ülkede her şeyin, güçlülüğün ve güçsüzlüğün, umudun ve umutsuzluğun sürekli olarak abartılı bir biçimde yaşandığı yönünde uyarır beni. Ne sanıldığı kadar kötü durumdayızdır, ne de sanıldığı kadar iyi…

Selahattin Hilav’ın “Entelektüeller ve Eylem” kitabında vardı, Nerval’in Doğu toplumları için yaptığı tespitler. Nerval’e göre, Doğu toplumlarında insanlar “her zaman kuvvetli ve geçici izlenimlerin etkisinde” kalıyordu; güç karşısında boyun eğmeye yatkın oluşları ve kuşkulanmayıp her şeye kolayca inanmaları, her şeyi mümkün kılıyordu. Popülist politikalar, belki de bu yüzden kolayca taraftar buluyor bu topraklarda. Ama Nerval’in tespitindeki “her şey” sözcüğü mühim, sadece kötü şeyleri kapsamıyor her şey.

İçimdeki ses, bu aralar konuşkan. Seçimler yaklaştıkça, kaygıdan olsa gerek konuşkanlığı iyice arttı. Okuduğum kitaplara da karışıyor sık sık. YKY’den yeni çıkan Rachel Cusk’ın “Geçiş” adlı romanını okurken, edebiyatta aşırılıktan bahsedilen bölüm ilgisini çekmişti. Londra’daki bir edebiyat festivalinde Julian, kendi yazarlık serüvenini anlatırken kedisi Mino ile bir kuş arasında geçen bir hikâyeden bahsediyordu. Mino, kuşu toprağa mıhlamışken, kuşun güçsüzce kanat çırpışını izleyen yazarın hissettiği ilk şey suçluluk duygusuydu, çünkü kendi kedisi bunu yapmaktaydı, sonrasında ise “sorumluluk duygusu” belirmişti, kuşu kurtarmak için müdahale etme ihtiyacı duyuran. Yazar, dış dünyada kedisi Mino’yla, iç dünyasında ise yaralı kuşla özdeşleştiğini fark etmişti. İçimdeki ses, “Ne yaman çelişki” diye ara girmişti hemen, “Zavallı iç dünyamız… Kendi kendimizin avcısı olmak…”

Julian, sorumluluk duygusunun, dış dünyasıyla iç dünyasının çatışmasından kaynaklandığını düşünüyordu: “Bir yanının Mino’dan nefret etmesi gerekiyordu, ancak Mino onun bir parçasıydı. Kuşun kurtulmasını izlemek, ona gerçekliğin gelişigüzelliğini ve acımasızlığını hatırlatmıştı.” Julian, tanık olduğu bu sahne ile, aslında kendi içindeki kuşa, tıpkı Mino’nun yaptığı gibi yıllar içinde sürekli güç gösterisinde bulunduğunu fark etmiş, “vahşi olması gerekirken kapana kısılı vaziyette durmakta olan, çılgına dönmüş bir varlığı, en zayıf noktası özgürlüğünü kaybetmek olan bir varlığı içinde hissetmişti.”

Fernando Pessoa, “Huzursuzluğun Kitabı”nda, “Ruhum boşluğun etrafında dolanıp duran uçsuz bucaksız bir baş dönmesi” derken, o kuştan mı bahsediyordu, boşlukta, boşluğun girdabında uçan bir kuş? “Benlik Pratikleri”nde Raud ve Bauman, Pessoa’nın iç ve dış dünyayı birbirinden öyle kolay ayrılamayacağını gösterdiğini söylüyorlardı. “Etrafımızı saran her şey bizim bir parçamız haline gelir, etin ve hayatın algılarına sızar” diyordu Pessoa. Sennette ise, “En güçlü kimliğe, ona sahip olduğunu fark etmediğin zaman sahipsindir; sadece o kimliksindir. Yani kendinin en az farkında olduğun zaman vakit, en çok kendin olduğun vakittir” diye yazmıştı. Mino ve o kuş için, iç ve dış dünya ayrımı yoktu, bütünüyle kendileriydiler; ama Julian, iç ve dış dünyasının çatışmasını yaşıyordu, hem Mino, hem o kuş, hem de onları gözleyen kişi olarak.

İç sesim, neden beni seçimleri düşünürken buraya doğru sürükledi, iç ve dış dünya ayrımına? Bana anlatmak istediği neydi? Toprağa mıhlanmış o küçük kuş için sorumluluk duymayacak olanlara dair bir şey mi söylemek istiyordu? Seçim vaatlerinde bulunan adayları, Raud’un dediği gibi, iç dünyamızda beliren resimler aracılığıyla dinlediğimiz için mi, hakikatte uzlaşılamıyordu? Bir Batılıyı ya da Doğuluyu, iç dünyasındaki resimler mi birbirinden ayırıyordu? O güçlü kimlik yanılsaması, kuşun mıhlandığı yerden kaçamaması mıydı? O kuşu, yeniden havalandıracak olan neydi? Sorumluluk duygusuyla bir müdahale… Kendine, yaşadığın topluma ve diğer canlılara karşı sorumlu hissetmek, iç dünyayla dış dünya arasındaki diyalogla ancak mümkün olabilirdi. Şimdi benim iç sesimle birlikte düşünmem gibi.

Deniz ve kokusu benim bir parçam, onlarla düşünüyorum, onlar gibi…


Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 23 Mayıs 2018)