KARA BÜYÜ

Posted: 16 Eylül 2009 Çarşamba by bülent usta in
0

Hasan Hüseyin, bir şiirinde “sonu baştan görmenin yalnızlığı”ndan bahseder. Sonu, baştan görmek, hele ki bizim gibi ülkelerde büyük bir maharet de değildir. Yağmur yağınca selin olacağını, kar yağınca yolların kapanacağını bilir herkes… Üretmenin değil de, tüketmenin ve köşe dönmeciliğin baş tacı edildiğine bakarak, sürekli bir ekonomik kriz içinde yaşanacağı da söylenir durur. Her şeyi daha baştan biliyor olmamıza rağmen, sel ya da deprem yaşandıktan, yoksul bir ülke olarak onca maddi hasar ve can kaybından sonra, yarım yamalak tedbirler almamızı nasıl açıklıyoruz kendimize? Yoksa bu beceriksizliklerimizin altında başka bir şey mi var? Dış mihraklar, bize kara büyü yaptığı için mi, bile bile yoksulluğa ve ölüme koşuyoruz? Sele kapılan kamyonetin içinde ölüme terk edilen o yedi emekçi kadın bile, üzerimizdeki kara büyünün önemli bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Kara büyü, darbelerle, baskılarla, yalanlarla, ihanetlerle örgütsüz ve bilinçsiz kılınmış halklardan başkasına işlemediği içindir ki, bu denli etkili oluyor üzerimizde…

Gecenin içinde tren ilerlerken, aklıma tüm bu yaşadığımız olayların nedeni olarak “kara büyü”den başka bir şey gelmiyordu. İnsanı, pisliğin içinde olsa bile, sanki çiçek bahçesindeymiş gibi hissettiren güçlü bir büyüden bahsediyorum… Eğitim sistemimiz, sağlık sistemimiz, ekonomimiz, demokrasimiz bu hallerde olsa bile, kendimizi büyük bir ülkede yaşıyormuşuz gibi hissedebiliyorsak ve geniş yığınlar, hâlâ tüccar zihniyetiyle politika yapanları destekliyor ve onların ihale komsiyoncusu milletvekillerinden medet umuyorsa, “kara büyü”den başka bir neden gelmiyor aklıma.

Belki anımsarsınız, üç kulaklı bir kedi olan dostum İvam’ı… Uzun zamandır ortalıktan kaybolduğu için, yazılarımda bahsedemiyordum ondan. Hatta çıktığım bu tren yolculuğunun bir nedeni de onu bulmak… Çünkü o da, benim gibi tren yolculuklarına bayılır. Sadece şehirler arası bir yolculuk gerçekleştirmez çünkü trenler… İnsanın kendi kendisine yaptığı gizemli bir yolculuğun da başlangıcıdır. İvam, eğer Honduras’taki darbe karşıtlarına destek olmak için Güney Amerika’ya gitmediyse, mutlaka buralarda bir yerde, “kara büyü”nün etkisiyle zarar görmüş ruhları iyileştirmeye çalışıyordur.

Bana “kara büyü”den ilk bahseden oydu… Dediğine göre, lüks otellerde, çokuluslu şirketler tarafından gönderilen büyücüler sık sık toplantı yaparmış. Toplantı yapacakları yerin yüksek bir bina olması gerekiyormuş. Mantar gibi türeyen gökdelenlerin nedeni de buymuş. İşte o gökdelenlerin tepesinde, bir tür ayin gerçekleştirirmiş o büyücüler. Büyüler için çek defterleri, borsa hisseleri, Filistin, Irak gibi yoksul ülkelerin çocuklarından alınan kanlar kullanılırmış. Ve daha pek çok şey… Sonra bu “kara büyü”yle bir tür iksir yapar, o iksiri de IMF ve Dünya Bankası’ndaki büyücülerin yaratığı olan mutantlara verirlermiş. Verdikleri iksirin “acı” olmasına şaşıranları anlamıyordu hiç İvam. Hani IMF’nin meşhur “acı reçeteleri”nden bahsediyorum. O iksirin içine ölü çocukların ruhları doldurulduğu sürece, nasıl acı olmaz içirilen şey…

İşte bu yüzden arıyordum İvam’ı şehir şehir… Belki bu “kara büyü”yü sonlandırmanın yolunu öğrenmiştir çoktan.

Gecenin karanlığında ilerleyen trenin penceresinden dışarıya bakarken, gözüme uçuşan beyazlıklar çarpıyor. Hayır, kar taneleri değildi bu uçuşan beyazlıklar. Eylül ayında kar yağdığına tanık olmadım hiç. Sonra sonra, baktıkça fark ediyorum ki, bir tür kelebeğe, hayır, daha doğrusu, masallarda görülebilecek türden perilere benziyorlardı bunlar. İnsana benzeyen bu küçük canlıların, birçok farklı kültürün efsane, folklor ve mitolojisinde yer aldığını, yetenekleri arasında geleceği görmek ve büyü yapmak olduğunu anımsadım birden. Tam da ben “kara büyü” üzerine düşünürken, trenin etrafının perilerle sarıldığını görmek irkiltti beni. Elim ayağım heyecandan titremeye başlamıştı ki, o uçan perilerden birisi, yavaşça trenin penceresine yaklaşıp, sanki arada cam yokmuş gibi içeriye giriverdi hemen. “Korkma” dedi girer girmez, “ben bir düşüm. Ama düş olmam, gerçek olmadığım anlamına gelmez. Beni, bu trende senden başka kimse göremez.” “Peki ben nasıl seni görebiliyorum?” “Çünkü sen, sana dayatılan gerçekliğin dışında da bir gerçeklik olduğuna inanıyorsun.”

Aslında, o küçük perinin söylediği bu söz, “kara büyü”nün etkisinin nerede başlayıp bittiğini de gösteriyordu… Bize dayatılanların dışında başka türlü de yaşayabileceğimizi anlayabilirsek eğer, “kara büyü” etkisini yitirecekti kolaylıkla… İşte ben, bu yüzden sanatı ve siyaseti birbirinden ayıramıyorum başkaları gibi. Ama sanata doğrudan siyasi müdahaleleri de anlayamıyorum. Özellikle, “sol” kültürün içindeki bazı nüveler, neden bilmiyorum, sanatı sadece pankartlarda, sloganlarda, parti tüzüklerini andıran didaktik yapıtlarda görmek istiyor. Eğer böyle olmazsa, o sanat, sanki politik olmayacakmış, sanki dünyanın değiştirilmesine katkıda bulunmayacakmış gibi… Bu duruma dair halihazırda pek çok örnekten bahsedilebilse de, asıl önemli olan, özgürlükçü solun bir kısmının neden sanatı lüzumsuz bir aktivite olarak algıladığı?

Önümde açık duran kitabın üzerine konan periyle sohbet ederken, uyuyakalmışım. Rüyamda da devam ettim perilerle yolculuğuma… Ta ki, kondüktör uyandırana kadar…

Haftanın Kitapları

Lenin’in yakın çalışma arkadaşı Aleksandr Bogdanov’un “Kızıl Yıldız” adlı bilimkurgu romanı, Yordam Kitap’tan çıktığından beri, “kara büyü”nün etkisi biraz daha azaldı sanki. 17 Ekim Devrimi’ni örgütleyen bir devrimcinin, geleceğin sosyalizmini Mars gezegeninde nasıl yarattığına bakarak, hem sosyalizme dair meseleleri tartışmak, hem de devrimci olmanın nasıl bir hayal gücü gerektirdiğini görmek mümkün… En önemlisi, bilimkurgu alanında bir başyapıt…

Abdülhak Şinasi Hisar’ın YKY’den çıkan “Kitaplar ve Muharrirler”in 1943-1963 yılları arasındaki yazılarını kapsayan üçüncü cildi çıktı ki, özellikle roman üzerine düşünenlerin kaçıramayacağı bir kitap. Zaman zaman, Hisar’ın bu kitapta yer alan yazılarına dönerek, edebiyatın unutulan özel gündemlerini hatırlatmak güzel olacak…

Bülent Usta (Birgün, 16 Eylül 2009)

0 yorum: