Yapmak ve olmak

Posted: 27 Eylül 2017 Çarşamba by Bülent Usta in
0

Bu aralar aklım “yapmak” ve “olmak”la meşgul. Kitap yazınca yazar, bir tiyatro oyununda oynayınca tiyatrocu olunmuyor.

Yapmak, olmaya yetmiyor. Sürekli bir şeyler yapan, aslında her şeyi yapmaya çalışan ya da yapmak isteyenlerin yaşadığı boşluk duygusu, günümüzdeki kadar hiç artmamıştı sanırım. “Just do it” reklam sloganındaki gibi. Bu reklam sloganı ödül de almış ve denilene göre cinayet ve kundakçılıktan idama mahkûm edilen birinin son sözleri olan “Let’s do it” sözünden esinlenilmiş. Ironik bir durum. Ölmeden önce yapılacaklarla ilgili listeler geldi gözümün önüne. “Ölmeden önce mutlaka okunması gerekenler” listesi de vardı. Bir seks bağımlısının, binlerce kişiyle seks yapmış olsa da gerçekte hiçbir zaman sevişmiş gibi hissetmediğini söyleyen bir röportajını okumuştum. Tüketim toplumunda “yapmak”, “olmak”tan daha öncelikli. “Yapmak” gösterişle, personayla ilgili; “olmak”sa benlikle.

Bu çağın önemli psikanalistlerinden Nancy McWilliams’ın İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “Psikanalitik Tanı” kitabında vardı. “Daha fazla denge sağlama” arayışıyla psikoterapi görmek için kendisine başvuran 30 yaşındaki bir muhasebeciden bahsediyordu kitabında. “Değerli yıllarını elinden kaçırmaktan” korkan bu kişi, terapistle birlikte bir program yapıp hayata yetişmek istediğini söylemişti. Çocuklarıyla oynamaktan eşiyle sevişmesine kadar bütün günü planlayabildiği bir yaşam... Nancy McWilliams, bu kişinin terapiye, hayatındaki diğer şikâyet ettiği sorunlarda olduğu gibi zorlantılı bir şekilde yaklaştığını, ihtiyaç duyduğu dinginliğe yapılacak başka bir işmiş gibi ulaşmaya çalıştığı tespitini yaparak, ona “yapmak” konusunda çok başarı gösterdiğini, ancak “olmak” konusunda çok az tecrübesi olduğunu söylemişti.

Guntrip, Metis Yayınevi’nden çıkan “Şizoid Görüngü” kitabında, “olma”yı dişil öğe, “yapma”yı eril öğe olarak nitelendiriyordu. “Olmak” benliğin çekirdeğini oluşturuyordu ona göre, ne yaparsanız yapın “olma”dığınız sürece, yaptığınız şeyler geçiciydi, bir anlama dönüşmüyor, anlamlı gelmiyordu; boşluk duygusuyla cebelleşip, hayata yetişememe kaygısı içinde varoluş sancıları yaşıyordunuz. Instagram, Facebook vb. sosyal medya kanallarının insanlar üzerindeki “yapma” baskısı, bu açıdan anlamlıydı. Yapmış olmak için yapmak, onay almak, beğenilmek…

Can Yayınları, Yusuf Atılgan’ın eserlerinin toplu halde yeni baskılarını yaptı. Yusuf Atılgan’ın roman ve öykülerinde üzerinde durduğu şey hep “olmak”la, daha doğrusu “oluş”la ilgili... Sadece insan oluş da değil, öykülerinden birisi tavuk oluşla ilgili örneğin, kapatıldığı kümesten kaçıp kocaman avluların özlemini duyan bir tavuk… Deleuze, “varolma” yerine “oluş” kavramını kullanır; sabit olmayan, sürekli değişen süreçtir oluş... Deleuze, söyleşilerinden birisinde seyahat etmeyi sevmediğini söylemiş, nedenini de “oluşu ürkütmemeli” diye açıklamıştı. Çok düşünmüştüm bu sözü üzerine, “oluş”u ürkütmemek… Açıklamamıştı “ürkütmemek” derken ne demek istediğini. Yusuf Atılgan’ın roman ve öykülerindeki Kafkaesk tedirginlik, belki de böylesi bir ürkmüşlükle ilgiliydi. Anlattığı karakterler yaşamın kıyısında, ürkmüş bir halde… Öyküsündeki o tavuk bile, kapının önünde bekleyen köpeği umursamadan, bir biçimde kanatlanıp uçma hayali kurabiliyordu. Kendilerine verili olan hayatla yetinmiyor ya da kabullenmiyorlardı. Bu yüzden de bir iç sıkıntısı, bunaltı... “Bodur Minareden Öte” adlı öyküde sık sık boşluğa düşen anlatıcı-karakter gibi, uzandığı yatak birden içine düştüğü karanlığa dönüşüyordu. Öykünün bir yerinde şöyle diyordu: “İnsan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor.” Ürküntü, bağışlamamakla başlıyordu, başkalarına benzememekle…

Kendi “oluş”umu düşündüm sonra, bu ülkede ürkmeyen bir oluş yaşamanın zorluklarını… Belki de bu yüzden herkes “yapmak” istiyordu, olmanın zahmeti ağır geldiği için. Her şeye rağmen, yaşamı hissetmeye değer bu zahmet…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 27 Eylül 2017)

Başlangıç ve son

Posted: by Bülent Usta in
0

Vallgreen, Metis’ten çıkan 'Denizadamı' adlı romanına şöyle başlar: “Bir başlangıç yok, son da. Bunu biliyorum artık. Başkalarının öyküleri belki bir yerlere çıkıyordur, benimkiler çıkmıyor. Bir daire çiziyor, bazen bunu bile yapmıyor, durduğu yerde duruyor. Ve ben şunu merak ediyorum: Kendini durmadan aynı yerde tekrarlayan bir öykü neye yarar?”

Bu ülkeyi bir öykü gibi düşününce, kendini sürekli tekrarlayan, hangi iktidar gelirse gelsin, aydınlarını, yazarlarını cezaevlerine tıkan, ifade özgürlüğünü yasaklayan… Yok, artık tekrarlamıyor, uzun süredir, siyaset yapmanın bütün olanakları bir bir ortadan kaldırıldığı için durduğu yerde duruyor. İnsanlar da duruyor, kafalar karışık, şaşkın, korku ve çaresizlik iç içe…

Psikoterapide kendini tekrarlayan öyküler önemlidir, örüntülere, sorunun ne olduğuna işaret eder. Bir durum karşısında farklı davranabilecekken, kendisine zarar verdiğini daha önce defalarca tecrübe etmiş olmasına rağmen, neden insan hep aynı şekilde tepki verir? Peki devleti, insanmış gibi düşünürsek, neden hep aynı yerlerde kendisini tekrarlar, tekrarlıyor?..

Bir an, devleti analiz koltuğuna yatırıp onunla konuştuğumu hayal ediyorum. Nereden anlatmaya başlardı hikâyesini? Korkularından mı bahsederdi önce, korktuğu için korkutan; yoksa insana ve doğaya verdiği zarardan ötürü yaşadığı suçluluk duygularından mı?.. Fantezi dünyasındaki o tümgüçlü hayallerinden belki?..

Hava çok nemli ve sıcak, böyle şeyler düşünmek için uygun değil. Devleti analiz koltuğundan kaldırıp kendim uzanıyorum yerine, elimde 'Denizadamı' romanı… Neden beni bu kadar etkiledi romanın ilk cümlesi? Devamında şöyle yazmış Vallgreen: “Bir başlangıç var ve bir son. Ve düzelmeden önce her şey çok kötüleşmeli. Bütün öyküler böyle. Sanki öyküler istiyor bunu, yok olmadan önce acının artması doğanın bir marifeti sanki. Ama bir gün işte. Bir gün bir şey olacak ve bütün öyküyü değiştirecek, yeni, daha güzel bir şeye dönüştürecek öyküyü.”
Vallgreen’in “düzelmeden önce her şey çok kötüleşmeli” sözünü tekrarlıyorum içimden. Daha ne kadar kötüleşebilir ki? Bu bir örüntü değil mi, her şey çok kötüleşince farkına varmak?.. Böyle devam edemeyeceğini herkes biliyor olmalı. Ben biliyorum. Öykünün sonunu bilmek, yaşanmasını engellemiyor ama. İç sıkıntısıyla bekliyorum ben de…

Adam Phillips, 'Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine' adlı kitabında, çocuklarda sıkıntıdaki bekleme bastırılırken, yetişkinlerde sıkıntının beklemeye dönüştüğünden bahseder: “Yetişkin için sıkıntı, sanki arzunun geçici olarak canlılığını kaybetmesinin daha kalıcı bir biçimi olmak durumundadır.” Yani, cazibesini yitirmiş bir hayata mahkûm olduğunu kabul eder yetişkin ve buna “büyümek” der. Sıkıntıda iki seçenek vardır, “arzuladığım bir şey var” ve “arzuladığım hiçbir şey yok.” Bu iki seçenek arasında sıkışıp kalmaktır sıkıntı, Adam Phillips’e göre, bu yüzden dayanılması güçtür. Sıkılmayı becerebilmek, o belirsizliğe tahammül edebilmek, neyin beklenildiğini bilmeksizin sıkıntının içinde serbestçe gezinip, onun ne olup olmadığını müzakere edebilmek, susturulan ya da dikkat dağıtılarak kaçınılan müdahalelere karşı, öyküyü daha güzel bir şeye dönüştürecek olan 'yeni' şeyi ortaya çıkartabilir. Belki de sıkılmayı göze aldıkça, arzularımızı olasılıklarıyla canlı tutup yaşadıkça gelecek o 'yeni' şey bu öyküye, tekrarlamayacak ya da durmayacak…

Uzandığım yerden gökyüzünü görebiliyorum; çünkü uzandığım yer analiz koltuğu değil, ahşap bir kayık… Hava çok nemli ve sıcak, denizin üzeri sisle kaplı. Bu sisin içerisinde, analiz koltuğuna dönüşmüş kayığımla istediğim yere gidebilirim, başlangıcı ve sonu olmayan…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 20 Eylül 2017)

"Yeter ki bir hayaletim olsun!"

Posted: by Bülent Usta in
0

Geceleyin deniz kenarına oturmuş, John Banville’in Kırmızı Kedi’den çıkan “Deniz” adlı romanını okuyordum. Bir paragrafta şöyle bir cümle çıktı karşıma: “Gece. Tam bir sessizlik, sanki kimse yok, ben bile yokum. Normalde geceleyin kâh yakından ve kulak tırmalarcasına, kâh uzaktan ve belli belirsiz uğuldayıp gümbürdeyen denizi duyamıyorum.”

Özellikle “ben bile yokum” sözü, tüyler ürpertici geldi o an; çünkü deniz, Banville’in tarif ettiği gibi “tam bir sessizlik” içindeydi. Sessizliğin varacağı en uzak nokta olarak, “ben”in yokluğu… Banville’in romanındaki Max Morden, ölen karısına yalvarıyordu o sessizliğin içinde: “Böyle yalnız olmak istemiyorum. Niçin gelip bana musallat olmuyorsun? Senden hiç olmazsa bu kadarını beklerdim. Günler boyu süren, bitmek bilmez geceler boyu süren bu sessizlik niye? Senin şu suskunluğun bir sis gibi.”

Max Morden’ın ölen karısının suskunluğu karşısında yaşadığı duygunun benzerini, ben de bu toprakların suskunluğu karşısında yaşıyordum, sanki bütün ülke koyu bir sisin içindeydi, göz gözü görmüyordu. Sis çekildiğinde, hiçbir şey yerli yerinde olmayacaktı, değişmiş, parçalanmış ya da yok olmuş… Ölüler, suskunluğu anılarıyla bozarlar; ânı yaşamaktan anıların bir hükmü kalmayacaktı. Eskiden Narmanlı Han benimle konuşur, içimdeki sessizliği bozardı. Yeşilçam filmlerinden sahnelerle süslediğim bir dolu fotoğraf, kokusu olan fotoğraflar belirirdi zihnimde önünden geçerken. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayaleti belirirdi kapısında, içeriden Bedri Rahmi’nin, Sabahattin Eyüboğlu’nun kahkahaları duyulurdu sanki. Yıkılmadan önce metruk bir binaya dönüştürülmüş, Banville’in sözleriyle “dehşete kapılmışçasına kendince bir sessizliğe gömülmüştü”; artık hayaletleri yoktu. Max Morden, ölen karısına “Hayaletlerini geri gönder” diye yalvarıyordu. Neden gerekliydi ki hayaletler? “Dilersen bana işkence et. Ölüm perileri gibi kudretle zincirlerini şakırdat, kefen bezini yerde ardın sıra sürükle, ne istersen yap. Ama yeter ki bir hayaletim olsun” diye yalvarıyordu Morden. Şehirlerin de tıpkı insanlar gibi hayaletlere ihtiyacı var, başka türlü o yokluğa mahkûm eden sessizlikten kurtulamazlar çünkü.

Foucault, “Özne ve İktidar”da, “Varoluş, insan sanatının en kırılgan malzemesidir” der ve varoluşun sanat ve tarz olarak tarihinin öneminden bahseder. Sanat ve tarz yoksa, varoluş da yoktur. Hayaletlerin yokluğu, hayaletleştiğimiz anlamına gelir. Max Morden, karısının hayaleti yokken varmış gibi hissedemiyordu. Narmanlı Han, içindeki hayaletlerle birlikte yokken, İstanbul nasıl var olabilir ki? Narmanlı Han’ın kopyası, hayaletsiz sahte bir şey olacaktır.

Deniz kenarında, sessizliği dinler ve Banville’in romanını okurken neden aklım Narmanlı Han’a gitti? Bir zamanlar, şair bir dostumun her vapuruna binişinde, sanki tek tek martıları saymışçasına “İstanbul’da martılar azalıyor” feryadı gibi ben de kaybolan hayaletlere ağıt yakarken buluyorum kendimi. Banville, romanda “her şey, tarihî bir şimdide cereyan ediyor” diye yazmış. Tarihî olmayan bir “şimdi”, şimdi midir?

Svetlana Boym, “Nostaljinin Geleceği” adlı kitabında, nostaljiyi ikiye ayırıyordu, “yeniden kurucu” ve “düşünsel” olarak. Yeniden kurucu nostalji, geçmişi, yitirilen o evi yeniden inşa eder. Boym’un sözleriyle “ulusal ve dinsel canlanmaların özünü oluşturur”. Düşünsel nostalji ise melankoliktir, sembolleri değil detayları sever, tahayyül gücünü kışkırtır ve hayaletlerle iletişim kurarak yapar bütün bunları, yaratıcıdır… Bu ölümcül suskunluğun nedeni, aynı zamanda hayaletlerin de suskunlaşması…

“Gece. Tam bir sessizlik, sanki kimse yok, ben bile yokum…”

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 13 Eylül 2017)

Kayboluş

Posted: by Bülent Usta in
0

Bir şiire konsantre olmuş gibi gazete haberlerini okuyordum: Referandum, tutuklu gazeteciler, enflasyon, ensest, tarikatlar, trafik kazaları, patlıcanın faydaları… Kerouac’ın her şeyi idrak ettiğini yazdığı o mektuptaki gibi hissettim bir an. Ayrıntı’dan çıkan Joyce Johnson’ın kaleme aldığı “Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı” kitabında okumuştum şu satıları: “Cazı, Amerika’daki 1.000 farklı şeyi idrak ediyorum, boş bir arsada duran çöpü bile idrak ediyorum.” Kerouac’ınki umutsuz bir idrak edişti, Neal ile birlikte ölümü idrak edişlerinden bahsediyordu.

Herkes, her şeyi idrak ettiğini sandığı zamanlar yaşamıştır mutlaka. Bende kısa sürüyor böyle anlar, idrak etmek ağır bir yük çünkü, yorucu… Kerouac’ın biyografisini okumak, aslında hangi biyografiyi okursam okuyayım, kendi hayatımı gözden geçirdiğim bir serüvene dönüştürürdü. Hayatını okuduğum kişinin yaptığı tercihler üzerine düşünürken... Kerouac, Proust’u keşfedince, asıl yazmak istediği şeye yaklaştığını hissetmişti. Başka birinin sanrıları tarafından ele geçirilmek, bir meditasyona dalar gibi, editörleri ya da okuru umursamadan hücreye benzeyen bir odada yazarak, aklını yitirme korkusuyla sokaklarda dolaşarak… Richmond Hill sokaklarında, onun yanında yürüyordum. Şöyle diyordu: “Edebi kaybolmuşluğu kabul ediyorum. Her şey bana ait çünkü fakirim ben.” Romanını bitirebilmek için bazen çaresizliğe düşüp dualar ediyordu. Blanchot’nun yazmakla ilgili söylediklerini doğrularcasına günlüğüne şöyle yazdığını okudum sonra: “Ben kayboldum ama eserim ortaya çıktı.”

Blanchot, “ben”in kayboluşunu erkten vazgeçiş olarak tarif ediyordu, kişi ancak ben demekten vazgeçince yaşadıklarını idrak ederdi. Kendi idrak anlarımı düşündüm, bir melodinin ya da dizenin peşinde kaybolduğum zamanları… 

Deleuze, “Diyaloglar”da şöyle diyordu: “Her şeyden sonra ufak bir hilebazdan başka bir şey değilim. Hain olmak çok zordur, bu yaratmak demektir. Orada kendi benliğini kaybetmek lazımdır, kendi yüzünü kaybetmek. Kaybolmak gerekir, tanınmayan oluş gerekir. Sonuç, yazmanın sonucu? Bir kadın oluşu, bir hayvan, bir zenci oluşunun ötesinde vs. azınlık oluşunun ötesinde, son olarak ayırt edilemezlik-oluş vardır. Oh hayır, bir yazar «tanınmış», bilinen olmayı arzu edemez. Ayırt edilmez, en büyük hızın ve en büyük yavaşlığın ortak karakteri, yüzünü kaybetmek, duvarı delip geçmek veya aşmak, büyük bir sabır ile duvarı törpülemek; yazmanın bunlardan başka bir sonucu yoktur.”

Yaratıcılık ve kaybolmak…Kendi yüzünü, benliğini kaybederek... Ama bu kayboluşun bir geri dönüşü de olmalı, kendini hatırlamanın… Kaybolmanın verdiği korku, geri dönüşün olmaması, çünkü bir “oluş” içindeyizdir, döndüğümüz yer aynı yer olmayacaktır hiçbir zaman. Geçip giden zamanın verdiği hüzün… Aşk da bir kayboluş değil miydi, benliğinden vazgeçiş...

Richmond Hill’in sokaklarında dolaşırken şöyle dedi Kerouac: “Kâğıtlarımın arasında hastalandım ben.” Yazmanın anlamı onun için uyuşturucudan ya da seksten farklı bir şey değildi diye yazmıştı Johnson. Tek istediği, içindeki sıkıntıdan kurtulmaktı. Belki de kayboluş, yazmayı bir iç dökme, kendini avutma aracı olmaktan çıkardığı için yaratıcı bir eylemdi. Ona bunları söyleyemiyordum, çünkü beni görmüyordu, kendime söylüyordum ve sonra okuduğum şu gazete haberlerinin verdiği sıkıntıdan kurtulmaya çalışıyordum. Gazete haberlerinden idrak ettiğim şey, yaşadığım ülkenin de azar azar kaybolduğuydu.

Biyografi kitabının bir yerinde Holmes’tan yapılan şu alıntı, aslında kaybolan bir ülkede yaşamanın ruh hâlini de tarif ediyordu: “Herkes her şeyi gerçekten biliyor ama sadece bunu görmüyorlar… Yani diyorum ki, hayata dair bizim bildiğimiz şeylerin aynısını onlar da biliyorlar aslında!” Bütün bu haksızlıkları, saçmalıkları bilip de görmemek… Bildiğimiz, ama görmeyi reddettikçe kaybolan bir ülke… Kaybolan bir ülkede hatırlamak bir ödeve dönüşmüşken…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 6 Eylül 2017)

Uzaklaşma kıyısı

Posted: by Bülent Usta in
0


Başımıza ay ışığı vuruyor, sersemlemişiz denizin ortasında. Güneşten şapka takarak, gözlük takarak korunabilirsin; ama ay ışığı öyle değil. Teknede yalnızız, hatta koca denizde… Üşümesini sabırsızlıkla bekliyormuşum gibi, “Üşüdüm” demesiyle sarılıyorum. “Balıklarla ilgili bir şey anlat” diyor. ‘Arizona Dream’ filmindeki “balıklar düşünmez, çünkü her şeyi bilir” sözünü söylüyorum. “Herkesin bildiği bir şey” deyince, o sözün Platonov’un ‘Çevengur’ romanında da geçtiğinden bahsediyorum. “Bunu da duymuştum” diyerek dalga geçer gibi gülüyor. Mutevolu balıkçı, Zahar Pavloviç’e şöyle diyordu: “Bak akıl deryası. Balık yaşamla ölüm arasında durur, o yüzden hem dilsizdir, hem de bakışı ifadesiz; bir danayı al misal, o bile düşünür, ama balık düşünmez, o her şeyi zaten bilir.” Romandan o kısmı ezbere söylememden etkilendiğini belli etmemeye çalışıyor, ama faydasız. “Aslında balıklarla ilgili o söz, Budizm’den gelme, balık kutsal onlar için” diyorum. “Peki balıklar her şeyi bilir mi?” diyerek soruyu bana yöneltiyor bu defa. “İnsanlar dışında bütün canlılar ve cansızlar her şeyi bilirler” diyorum. Gülüyor ama dikkatlice de bakıyor yüzüme.

Dalga çıkıyor o sırada, ay ışığı kesiliyor, kara bulutlar hızla kapatıyor yıldızları. Karaya doğru tekneyi sürerken motor arızalanıyor. Kala kalıyoruz denizin ortasında, dalgalar tekneyi ceviz kabuğu gibi sallarken. Sonra birden güçlü bir yağmur başlıyor. “Biri Hızır’ın keçisini kesti galiba” diyorum, “Yaşar Kemal’in ‘Karıncaların Su İçtiği’ romanında vardı, gemiciler kayalıklarda Hazreti Hızır’ın başı boş dolaşan keçilerinden birisini yakalayıp kesince korkunç bir fırtına çıkıyordu.” “Sen hep böyle romanlarda mı yaşarsın?” diye soruyor. “Bilmem, edebiyat olmasaydı burada olmazdım.” “Nerede olurdun?” “Mış gibi yaşayacağım herhangi bir yerde” diyorum. Beni yakalamış olmanın sevinciyle Emile Ajar’ın romanının adını haykırıyor: “Yalan Roman!”

Küreklere asılmak fayda etmiyor, dalgalar sürüklüyor tekneyi. Ne tuhaf, gerçekte ölümle burun burunayken bile eğlenebiliyoruz, birbirimizle dalga geçerek… Fırtınaya teknede tek başımızayken yakalansaydık durum farklı olabilirdi, korkudan ne yapacağımızı bilemeyebilirdik. Macit Amca’yı arayıp durumu anlatıyorum. Tonoz atmamı söylüyor. Kıyıdan uzak olmamız daha güvenliymiş. Bir de bir bezi yağa batırıp denize sarkıtmamı istiyor, çırpıntıyı azaltırmış. “Biliyor musun” diyorum, “fırtınadan kurtulursak bu bizi değiştirecek. Yaşam biraz daha rüyaymış gibi görünecek.” “Daha ne kadar değişebiliriz ki, bu ülkede her şey bir fırtınanın ortasında çaresizce yaşamaya benzemiyor mu?” Améry’nin ‘Suç ve Kefaretin Ötesinde’ kitabındaki, korku ve öfke arasındaki gerilim alanında insanca yaşanabilir mi sorusu geliyor aklıma. Yaşanır diyordu Améry, bütün bu yaşananlar, derin ve yüce faraziyelerden kurtulmamızı sağlayıp gerçekliği anlama konusunda daha donanımlı kılıyorsa bizi.

Yağmur ve fırtına, diniyor birden. Bulutlar yeniden yıldızlara bırakıyor gökyüzünü. Kürekler bu defa işe yarıyor, uzaktan görünüyor kara. Fırtına biraz daha şiddetli ya da uzun sürseydi…

‘Çevengur’da Platonov, Pavloviç için “böyle kendiliğinden kabuk bağlayan bir yaşam gücü yoktu” diye yazmıştı, ihtiyarlamış olsa da çocukluğundaki kadar ölüm karşısında hassas ve çıplak olduğunu… Kabuk bağlayan yaşam gücünden yoksun oluşunu da, Pavloviç’in yaşama boyun eğmesiyle, her şeyin kökten değişeceğine dair ümidini yitirmiş olmasıyla açıklıyordu. Pavloviç, kitap okuyan Saşa’yı izlerken ona şöyle demek geliyordu içinden: “Yorma kendini kitapla, orada ciddi bir şey yazıyor olsaydı insanlar çoktan birbirleriyle kucaklaşmış olurlardı.” Hâlbuki, Platonov’un kitapları bile başlı başına yeterli, insanların kucaklaşması için. Güldürüyor onu bu sözüm, özellikle kucaklaşma kısmı. “Belki de” diyor, “Pavloviç’in asıl sorunu, her şeyi fazla ciddiye almasıydı.” Belki de… Yaklaştıkça uzaklaşıyor sanki kıyı…


Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 30 Ağustos 2017)

Maddenin düşü

Posted: by Bülent Usta in
0

John Gray’in YKY’den çıkan 'Kuklanın Ruhu'nu okurken, bir kukla olduğumu hayal ettim, daha çok bir makine. Makineleşmeye bu kadar yatkın olan varoluşumuzun nedenlerini düşünmek için iyi bir fırsat sunuyordu kitap. O sırada gök gürlemesiyle başlayan yağmurdan kaçan insanlarla dolmuştu oturduğum kafe. Çoğunun yaptığı ilk iş, yağmurlu bir selfie çekip akıllı telefonlarına gömülmek oldu. Yağmur da öyle böyle değildi hani, esen fırtınayla birlikte uyum içinde, şehri dövercesine yağıyordu. Bende yağmurun etkisi hep yükselten bir şey olmuştur, birden çocukça şeyler yapasım gelir ve yine geldi, garsonu ikna edip Tom Waits’in 'Rain Dogs' şarkısını çaldırdım. Kapının kenarında oturan bir kadını dansa kaldırdım sonra. Her zaman böyle cesaretli olamam, yağmur yağmalı ya da kafama bir şey düşmeli. Sadece biz dans ediyorduk, diğerleri ya cep telefonlarıyla dansı kaydetti ya da hiç oralı olmadı, ne yağmur, ne müzik, ne dans umurlarında değildi. Şarkı da kısaydı zaten. O şarkının peşinden otomatik olarak çalan 'Green Grass'ın melodisine uygun bir biçimde yağmur diner dinmez kayboldu herkes, masanın altına saklanan ıslak bir sokak köpeği dışında. “Galiba kötü dans ediyorum” dedim ona, bir şey demesini bekler gibi. Sokak köpeklerinin, bakışlarıyla bir şey anlatma halleri olur her zaman, şefkatli bir şey anlatıyormuş gibi bakmakla yetindi o da. “Buradan bir hikâye çıkmaz değil mi?” diyerek kitaba geri döndüm.

John Gray, özgürlük meselesini ele alıyordu kitabında, gerçekten özgür müyüzdür seçimlerimizde, ya da özgürlüğü isterken gerçekte istediğimiz nedir? Bu soruları sorarken sokak köpeğinin bakışları da değişmişti, “Bıkmadın mı böyle sorular sormaktan?” der gibi bakıyordu. Sonra “Banane ya” der gibi, başını patilerinin üzerine koyup hüzünlü hüzünlü yağmuru izlemeye koyuldu. Belki de köpek hüzünlü değildi, ben yakıştırıyordum ona, kim bilir…

John Gray, Bruno Schulz’u anarak düşünen makinelerle ilgili şu tespiti yapıyordu: “Çok geçmeden zihinlerinin bölünmüş olduğunun farkına bile varmayacaklar; bastırma, inkâr ve fantezi bilincin boş göğünü bulutlandıracak. Vâkıf olamadıkları bir iç dünyadan ortaya çıkan, birbirine zıt dürtüler davranışlarına egemen olacak. Sonunda bu arızalı makineler, kendi yollarını kendilerinin çizdiği izlenimine kapılacaklar. İnsanlarda olduğu gibi bir yanılsama olabilir bu; ama bu duygu kök saldıkça insanlarda ruh denilegelmiş şeyi yaratacak.” Gülmemek için kendimi tutmadım, kahkahalar atınca sokak köpeği ne oldu merakıyla başını kaldırıp yüzüme baktı, o gülmüyordu tabii, yine aynı hüzünlü bakışlar. Belki de bu tespit karşısında gülmek yerine, ben de sokak köpeği gibi hüzünlü hüzünlü yağmuru izlemeliydim. Ruh denilen şey, böyle böyle oluşuyormuş meğerse… John Gary, kitabın başka bir yerinde de insanı diğer hayvanlardan ayıran şeyin 'iç çatışma'ya neden olan kendiliğin bölünmesi olduğunu yazmıştı: “Başka hiçbir hayvan, bir yandan arzu tatmini ararken öte yandan da arzularını şeytan işi diye lanetlemez; hayatını bir yandan ölümden korkarak öte yandan da kendi imgesini korumak uğruna her an ölmeye hazır halde geçirmez; düşleri uğruna türdeşlerini katletmez. Bizi insan yapan, özfarkındalık değil, yarılmış kendiliktir.”

Aldığım psikoloji eğitimine zıt şeyler söylüyordu John Gray. Günümüz insanının en önemli sorunu 'iç çatışmaları'ydı, onu bitap düşüren, depresyona sokan. Bütün mesele, o yarılmayı bütünleştirmek, özfarkındalık kazandırmak diye düşünüyordum. Kitabın başka bir yerinde, modern düşünürlerin en büyük yanılgısının, “insanların Bilgi Ağacı’nın meyvesinden daha çok yiyerek bir özgürlük mertebesine ulaşacaklarını düşünmüş olmalıdır” diye yazar. İnsanlığın yüksek bir versiyonunu yaratmak isteyenler, gerçekte bilinçli kuklalar yaratmanın peşindedirler.

Guy Debord’dan Tarkovski’ye, Philip K. Dick’ten Poe’ya, Azteklerden uzaylılara, insanlığın ve özgürlüğün izini süren John Gray, insanı ve bütün hayatı maddenin bir düşü olarak ele alıyordu. Kendimi, sokak köpeğini ve yağmuru, maddenin bir düşü olarak düşlemek…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 23 Ağustos 2017)

İki yol

Posted: by Bülent Usta in
0

Tuhaf bir dönemden geçiyor ülke, hatta dünya… Bauman’ın 'Siyaset Arayışı'nda dediği gibi “Her şeyin nefesi çabuk tükeniyor” bu çağda: “Günlük işlerimize döndüğümüzde, her şey hemen hiç değişmeden başladığı yere döner. Birlikteliğin gözkamaştırıcı parıltısı söndüğünde, yalnız insanlar tıpkı eskisi gibi yalnız uyanırlar; biraz önce öyle parlak ışıklar saçan ortak dünya, şimdi daha da karanlık görünür. Patlamanın getirdiği boşalmanın ardından, sahne ışıklarını tekrar yakmak için fazla bir enerji kalmamıştır.”

Bauman, içinde bulunduğumuz karmaşık toplumsal mekanizmaların nasıl işlediğini anlamak için Pier Bourdieu’nun önerdiği 'kinik' ve 'klinik' yollardan bahseder. Kinik yola göre, dünyanın adil mi adaletsiz mi, sevilesi mi değil mi, burada mı orada mı olduğu fark etmez. Kurallar, işimize geldiği gibi, ona uygun bir stratejiyle kullanılır. Klinik yol ise, uygunsuz ve zararlı görülen şeyle, ahlaki hislere göre mücadele etmeyi, değiştirmeyi amaçlar. Bauman’a göre bu en nihayetinde bir tercihtir.

Aslında bütün bunları, Rose Tremain’ın Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan 'Amerikalı Sevgili' öykü kitabının karakterleri ve Philippe Djian’ın Ayrıntı Yayınevi’nden çıkan 'İntikamlar' adlı romanını okurken anımsadım. İki kitap da okurken iyi hissettirmişti, bu çağın ruhuna dair ipuçları sunuyordu. Tremain’ın 'Amerikalı Sevgili' öyküsündeki Beth, trafik kazası geçirmiş ve tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuştu. Öykü, onun Rosalita adlı bakıcısına başına gelenleri anlatmasıyla başlıyordu, kendisini aldatacak ve terk edip gidecek bir Amerikalı Sevgili’nin uğruna yaşadığı güzel ve acı verici olaylar… Beth, yaşadıklarına dair hiçbir pişmanlık ya da üzüntü duymuyordu, sevgilisiyle Paris’te geçirdiği o bir aylık kaçamağın yaşamına kattığı anlam, onun için daha değerliydi, bütün hayatını tekerlekli sandalyede geçirecek olsa da… Hatta öykünün bir yerinde anne babasının sıkıcı bulduğu hayatı için “dünyadaki varoluş görevlerini yerine getiriyorlar” diyerek küçümsüyordu, faturaları ödemek, çocuk yapmak, televizyon izlemek… Beth’e göre görev gibi yaşamak, yaşamak değildi.

Djian’ın roman karakteri Marc’ın da başına korkunç olaylar geliyordu; oğlu Noel’den birkaç gün önce, evde verdiği küçük bir parti sırasında kafasına kurşun sıkıp intihar ediyordu. Sonrasında, oğlunun sevgilisini sokakta bulup gelinim diyerek evine alıyor ve başı beladan kurtulmuyordu. Djian’ın diğer romanlarında da benzer bir durum vardı, başına gelen bütün tuhaf ve acı olayları kolayca kabullenen, hatta o acıları estetize ederek neredeyse varoluşunun süsü hâline getiren karakterler.

Kendimi Beth’in ya da Marc’ın yerine koyup, ben olsam ne yapardım diye düşündüm. Bourdieu’nün hangi yolunu seçiyordum yaşarken. Sanırım klinik yol, haksızlıklarla mücadele etmek, vicdanımın sesiyle kıvranmak, görev gibi yaşamak… Değildi tam öyle, ama o yola yakındı. Belki de pek çok kişi gibi ben de kararsızlıklar yaşıyordum, bu iki yoldan birini tercih etmek konusunda? Üçüncü bir yol yok muydu, yaratılamaz mıydı? Marc’ın zorluklara dayanma ve baş etme gücü, Beth’in kendini yaşamın akışına bırakışındaki cesareti, cazipti çok. Hem insan kendisini yaşamın akışına bırakıp, hem de haksızlıklarla mücadele edemez miydi? Kinik ve klinik yolları birbirine bağlayacak bir köprü olamaz mıydı? Bu çağın bize dayattığı yol, kinik bir yoldu sanki. Çernişevski’nin 'Nasıl Yapmalı?' romanındaki Rahmetov gibi görev insanları, kendisini bir davaya adamış karakterler, günümüz edebiyatında pek fazla görülmüyor artık.

Bauman, 'Siyaset Arayışı'nda, bütün bunların siyasetle ilgili olduğunu yazar; özel ve kamusal alanlar arasındaki köprülerin atıldığını, insanların yalnızlaştırıldığını ve liberalizmin “Bu hayal edilebilecek en iyi dünya değil, ama tek gerçek dünya” tezine teslim olunduğunu… Eğer siyaset bu köprüyü kurabilirse, üçüncü bir yol imkânı da belirebilir. Jung, eğer kendimiz bir cevap bulmazsak, dünyanın cevabına bağlı oluruz demişti. Bağlıyız şimdilik…

Bülent Usta (BirGün Gazetesi, 16 Ağustos 2017)