SIKILMAK İYİDİR

Posted: 2 Mart 2011 Çarşamba by bülent usta in
0

İnsanın kendisinden sıkılması iyi bir şey. Ben de bu iyiliği yaşıyorum bir süredir. Başka şeyler yazma, yaşama arzusu, yazdığım ve yaşadığım şeylerden beni uzaklaştırıyor.

Yolculuğa çıkmayı, okuduğum kitapları değiştirmeyi, gündemin kısırdöngüsünden uzaklaşmayı, doğaya dönüp dinginleşmeyi arzuluyorum. Ama bunları yapacak imkânım şu an yok.

Eğer kendimi değiştiremiyorsam, yazan kişi olan ‘ben’i değiştirmeliyim belki de. ‘Ben’ ile ‘yazan kişi olarak ben’, bildiğiniz gibi aynı kişi değil. Birbirlerinden izler taşıdıklarını söyleyebiliriz belki, ama aynı kişi olduğunu söyleyemeyiz. Zaten okurları şaşırtan şey de budur. Okuru oldukları yazarlarla tanıştıklarında hayal kırıklığı yaşamaları kaçınılmazdır. ‘Yazan’ kişinin ‘yaşayan’ kişi olduğuna inanmışlardır çünkü. Yazan kişi içinse, okur, tamamen flu bir şeydir. Onlarla karşılaşınca, paniğe kapılır yazar. Çünkü soyut bir şeydir okur onun için. Soyut bir varlığa yazmaktadır ve birden o soyut varlık, etten kemikten bir varlık olarak karşısında belirince, paniğe kapılır: Şimdi hangisi olacaktır? Yazan mı, yaşayan mı?

Yazan kişi olarak ben, yaşayan bene karşı acımasızdır her zaman. Rahatsız ve huzursuz eder onu. Sözcükler evreninde daha çok zaman harcaması için sürekli yazmaya kışkırtır, her zaman daha fazlasını ister ve onun bedenini yazının bir aracına dönüştürmeye uğraşır.

İşte o ‘yazan kişi’yle başım fena halde dertte bugünlerde. Gündemi takip etmek istemiyor artık. Güncel olanın tüketiciliğinden çok sıkılmış. Geri çekilelim istiyor. Geri çekilip daha derin ve anlamlı şeylerle uğraşalım. Benim ona itirazım, okurun “daha derin ve anlamlı şeyler” arzulamadığı yönünde. Çünkü çoğunluk, dikkatini uzun süre bir noktaya yoğunlaştırma yetisinden yoksun. Yüzeysel olsun, çarpıcı süslü cümleler olsun, bilgi edinmek zahmetsiz ve eğlenceli olsun istiyor. Bize ne öyle okurlardan diyor ‘yazan ben’. ‘Ben’ diyor “yeni tür için yazmak istiyorum. Onların yazarı olayım. Onlar da az değil hani. Her geçen gün artıyorlar. Çünkü sıkılmışlar artık hipnotize edilmekten, aynı sözleri işitmekten. Farklı şeyler duymak, yaşama başka pencerelerden bakmak istiyorlar.”

Ona, Alain Robbe-Grillet’nin Ayşe Ece çevirisiyle Sel Yayıncılık’tan çıkan “Barthes’ı Niçin Seviyorum” adlı kitabındaki şu sözlerini okuyorum: “Okurlar, tam tersine, zayıflıklardan, eksikliklerden, neredeyse böyle bir kişi karşısında doğal olarak hissedeceğimiz nefretten özellikle etkileniyorlar.”

Italo Calvino, yazarın sadece okurun tatmini için yazamayacağını söyleyerek, yazarken hayal ettiği okurun kendisinden daha kültürlü olduğunu düşünmesinin faydalarından bahsediyordu bir makalesinde. Para kazanmak, ünlü olmak ya da propaganda yapmak için yazanların ortak noktası, yazarken okurun kendilerinden daha az kültürlü olduğunu hayal etmeleridir. Özellikle ‘kitle kültürü’nün egemen olduğu günümüzde, bu tavrın yaygınlaştığı da bir gerçek. Ama bu tavır, edebiyattan gazeteciliğe, yazının tüm alanlarının yoksullaşması sonucunu da yaratıyor. Evet, yeni bir tür okurdan bahsetmek de mümkün günümüzde. Bu yeni tür okur, yerli edebiyattan daha ziyade çeviri eserlerle beslenmeyi tercih ediyor. Çünkü kesmiyor onları, var olan edebiyat ortamımız. Şiirimiz kadar girişken olamayan romancılığımız ve öykücülüğümüzün açmazları belirliyor bu durumu. Romanda ve öyküde, eleştirinin piyasa koşullarının da etkisiyle geri çekilmesi ve okurun artık müşteri olarak algılanıyor oluşu, ister istemez açmazları da derinleştiriyor.

“Hayır, senin kadar umutsuz değilim” diyor yazan kişi olarak ben. “Sadece beni özgür bırakmanı istiyorum artık. Sen ve senin şu kuruntularının bana engel olmasından çok sıkıldım. Okurla arama girmekten vazgeç. Ne yazmak istiyorsam onu yazmama izin ver. Bak bakalım neler oluyor.”

Mesela Norgunk Yayınları’ndan Ferhat Taylan’ın çevirisiyle çıkan Gilles Deleuze’ün ‘Nietzsche ve Felsefe’ adlı kitabı, onu öylesine heyecanlandırdı ki, çekiçle felsefe yapmanın sırlarının anlatıldığı bu kitaptan bir düzine yazı konusu çıkardı bile. Deleuze’ün, Nietzsche için söylediği “büyük olaylara değil, her olayın anlamındaki sessiz çoğulluğa inanır” sözünü kendisine çıkış noktası yaparak yazmaya başlaması, eminim onu değiştirdiği gibi beni de değiştirecek.

Nasıl her sene İstanbul’u yeniden fethediyor, cumhuriyet sanki yeniden kuruluyormuşçasına temel ilkeleri etrafında tartışıp durmaktan öteye gidemiyorsak, edebiyatımızın ve sanatımızın da kuruluşunu tamama erdirip, yüzyılımızın düşünce serüvenleriyle buluşamadık bir türlü. Seattle da, Tahrir de, Atina da bu yüzden bize uzak. Ama bu topraklarda da sıkıntı rüzgârları esmeye başladı. Geçiştirilmiş zamanlar sona eriyor artık.

Sıkılmak iyidir. Ehlileşmekten sıkılarak kurtulur insan.

Bülent Usta (BirGün gazetesi, 2 Mart 2011)

0 yorum: